Kur'an-ı Kerim
2.Cüz
2.Bakara Suresi 142.(286)Ayet'den 2.Bakara Suresi 252.(286)Ayet'e Kadar
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 21.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 142-145
Se yekûlus sufehâu minen nâsi mâ vellâhum an kıbletihimulletî kânû aleyhâ kul lillâhil meşrıku vel magrıb(magrıbu), yehdî men yeşâu ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Yakında, olacak derler, söylerler (ki) sefihler, kendini bilmeyenler insanlardan: "Onları çeviren nedir kıblelerinden O ki, ki O oldular onun üzerinde?" De ki: "Allah'ın(dır) doğu, ve batı. (Allah) Hidayet eder, kimse, kişi diler(se) Sıratı Mustakîm'e, Allah'a ulaştıran yola (ulaştırır),"
Ve kezâlike cealnâkum ummeten vasatan li tekûnû şuhedâe alen nâsi ve yekûner resûlu aleykum şehîdâ(şehîden), ve mâ cealnâl kıbletelletî kunte aleyhâ illâ li na’leme men yettebiur resûle mimmen yenkalibu alâ akibeyh(akibeyhi), ve in kânet le kebîreten illâ alellezîne hedallâh(hedallâhu) ve mâ kânallâhu li yudîa îmânekum innallâhe bin nâsi le raûfun rahîm(rahîmun).
Ve bunun gibi, böylece Biz sizi kıldık, yaptık bir ümmet, bir topluluk, vasat, ortada, ifrat ve tefritten uzak (hayırlı ve faziletli) olmanız için, olun diye (hak) şahitler insanlara. Ve olsun Resûl (de) size, sizin üzerinize şahit. Ve biz yapmadık, kılmadık kıble O ki, ki O sen (Ey Muhammed s.a.v.) oldun onun (Kâbe'nin) üzerinde ancak, sadece, hariç bilmemiz için kim tâbî olur Resûl(e) o kimse(ler)den, ondan (onlardan) geri döner üzerine, üzerinde topukları (iki topuğu). Ve eğer olursa, olsa bile elbette, gerçekten zor, güç ancak, hariç üzerine, ... e o kimseler, onlar hidayete erdirdi(ği) Allah'ın (bu onlara zor gelmez). Ve olmadı, değildir Allah zayi edecek, boşa çıkaracak, yok edecek sizin îmânınız(ı). Hiç şüphesiz (ki), muhakkak (ki) Allah insanlara mutlaka, elbette çok şefkatli (Raûf'dur), çok merhametli, Rahmet gönderen (Rahîm'dir).
Kad nerâ tekallube vechike fîs semâi, fe le nuvelliyenneke kıbleten terdâhâ, fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve haysu mâ kuntum fe vellû vucûhekum şatrah(şatrahu), ve innellezîne ûtûl kitâbe le ya’lemûne ennehul hakku min rabbihim ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ya’melûn(ya’melûne).
Muhakkak, olmuştu görüyoruz çeviriyorsun yüzünü semaya (ilâhi emri bekleyerek). Artık seni mutlaka çevireceğiz bir kıbleye ondan razı, hoşnut olacağın. Bundan sonra çevirin yüzünüzü taraf, yön Mescid-i Haram. Ve nerede siz olursunuz, bulunursunuz öyleyse çevirin (namazda) yüzlerinizi onun yönüne, tarafına. Ve hiç şüphesiz (ki), muhakkak (ki) o kimseler, onlar verildiler kitap elbette biliyorlar, bilirler onun olduğu bir hak, gerçek onların Rabbinden. Ve Allah değildir gâfil (habersiz) şey(ler)den yapıyorlar (ya).
Ve le in eteytellezîne ûtûl kitâbe bi kulli âyetin mâ tebiû kıbletek(kıbleteke) ve mâ ente bi tâbîın kıbletehum, ve mâ ba’duhum bi tâbîın kıblete ba’d(ba’dın), ve le initteba’te ehvâehum min ba’di mâ câeke minel ilmi inneke izen le minez zâlimîn(zâlimîne).
Ve eğer gerçekten olursa, olsa getirsen o kimselere, onlara verilenler kitap hepsini âyet (mucize) (yine de) tâbî olmazlar senin kıblen(e). Ve sen (de) değilsin tâbî olan(lardan) onların kıblesi(ne). Ve değil onların bir kısmı tâbî olan kıble(sine) bazıları, bir kısmı. Ve eğer gerçekten olursa, olsa sen tâbî oldun onların hevaları, nefslerinin arzuları, istekleri sonradan, den sonra sana gelen şey ilimden, bilgiden muhakkak ki sen, hiç şüphesiz sen o zaman, o taktirde elbette zalimlerden.
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 22.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 146-153
Ellezîne âteynâhumul kitâbe ya’rifûnehu kemâ ya’rifûne ebnâehum ve inne ferîkan minhum le yektumûnel hakka ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
O kimseler, onlar (evet Biz) onlara verdik, getirdik kitap. O'nu (Hz.Muhammed s.a.v.'i) tanırlar, bilirler, gibi tanırlar, bilirler (ya) oğullarını (öyle). Ve hiç şüphesiz, muhakkak ki bir fırka, bir grup onlardan elbette, mutlaka gizlerler hakkı. Ve onlar biliyorlar (bunu).
El hakku min rabbike fe lâ tekûnenne minel mumterîn(mumterîne).
Hak, gerçek senin Rabbinden(dir). Artık, bundan sonra sakın olma şüphe edenlerden!
Ve li kullin vichetun huve muvellîhâ festebikûl hayrât(hayrâti), eyne mâ tekûnû ye’ti bikumullâhu cemîâ(cemîan), innallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Ve herkes için (Ümmetlerin) vardır vech, cihet, yön o ona yönelinen (yer). O zaman, artık yarışın, yarış edin hayırlar(da). Her nerede olursunuz sizi getirir Allah hepsi, topluca, biraraya. Muhakkak ki Allah herşeye kaadirdir.
Ve min haysu harecte fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve innehu lel hakku min rabbik(rabbike), ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
Ve neresi(n)den sen çıktın,o zaman dön, çevir (namazda) yüzünü yön, taraf Mescid-i Haram. Ve hiç şüphesiz o, muhakkak ki o elbette, mutlaka hak senin Rabbinden(dir). Ve değildir Allah gâfil (habersiz) şey(ler)den yapıyorsunuz (ya).
Ve min haysu harecte fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve haysu mâ kuntum fe vellûvucûhekum şatrahu li ellâ yekûne lin nâsi aleykum hucceh(huccetun), illellezîne zalemû minhum fe lâ tahşevhum vahşevnî ve li utimme ni’metî aleykum ve leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Ve neresi(n)den sen çıktın o zaman dön, çevir (namazda) yüzünü yön, taraf Mescid-i Haram. Ve nerede siz oldunuz (bulundunuz), o zaman, hemen dönün, çevirin yüzlerinizi onun tarafına, o tarafa, olmaması için insanlara, insanların sizin üzerinize, size (aleyhinizde kullanabilecekleri) hüccet, delil. Ancak, hariç o kimseler, onlar zulmettiler onlardan artık, o zaman (evet) onlardan korkmayın, benden korkun. Ve tamamlamam için ni'metimi size, sizin üzerinize. Ve umulur ki siz, böylece siz hidayete erersiniz.
Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Gibi, olduğu gibi, öyle ki, nitekim biz gönderdik sizin içinizde bir resûl, elçi (Peygamber) sizden, okur size bizim âyetlerimiz(i), ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) eder (etsin), ve size öğretir Kitap'ı (Kur'an-ı Kerim'i), ve hikmeti (öğretir), ve size (hikmetin de ötesinde) öğretir şeyler sizin bilmediğiniz.
Fezkurûnî ezkurkum veşkurû lî ve lâ tekfurûn(tekfurûni).
O halde, öyle ise Beni zikredin Ben sizi zikrederim (zikredeyim). Ve şükredin Bana. Ve Beni inkâr etmeyin (ni'metlerimi inkâr edip küfürde olmayın).
Yâ eyyuhâllezîne âmenustainû bis sabri ves salât(salâti), innallâhe meas sâbirîn(sâbirîne).
Ey o kimseler, onlar âmenû olanlar, îmân edenler (Allah'a ulaşmayı dileyenler)! İstiane (Allah'tan istenen özel yardım, mürşidin istenmesi) ile sabır, ve namaz. Muhakkak ki, hiç şüphesiz ki Allah, beraber(dir) sabredenler(le).
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 23.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 154-163
Ve lâ tekûlû li men yuktelu fî sebîlillâhi emvât(emvâtun), bel ahyâun ve lâkin lâ teş’urûn(teş’urûne).
Ve demeyin, söylemeyin için kişi, kimse öldürülür Allah'ın yolunda "ölüler". Hayır (onlar) canlıdır, hayattadır, diridir. Ve lâkin, fakat (siz) şuurunda değilsiniz, (siz) farkında olmazsınız.
Ve le nebluvennekum bi şey’in minel havfi vel cûi ve naksın minel emvâli vel enfusi ves semerât(semerâti), ve beşşiris sâbirîn(sâbirîne).
Ve elbette, mutlaka sizi imtihan ederiz bir şeyden korku, ve açlık, ve eksiklik mallardan, ve nefsler, ve semereler, ürünler. Ve müjdele sabredenler(i).
Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
O kimseler, onlar olduğu zaman onlara isabet etti bir musîbet. Dediler (ki): "Muhakkak ki biz, hiç şüphesiz biz Allah için(iz), Allah'a ait(iz) (O'na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık). Ve muhakkak ki biz O'na dönecek (ulaşacak) olanlar(ız)."
Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
İşte onlar (dünya hayatında Allah'a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) (ki) onların üzerine(dir), onlara(dır) salâvât onların Rabbi(n)den, ve rahmet. Ve işte onlar (evet) onlar hidayete erenler(dir).
İnnes safâ vel mervete min şeâirillâh(şeâirillâhi), fe men haccel beyte evı’temera fe lâ cunâha aleyhi en yettavvefe bi himâ ve men tetavvaa hayran, fe innallâhe şâkirun alîm(alîmun).
Muhakkak (ki), hiç şüphesiz (ki) Mekke'de Safa, ve Mekke'de Merve'den, Allah'ın nişaneleri, alâmetleri, işaret ettiği yerler(i) '(ibadet yerlerini gösterir dîni) şiarlarındandır (işaretlerindendir)'. Artık kim hac yaptı beyt(i), ev(i) (Kâbe'yi), veya ziyaret yaptı, umre yaptı, Beytullah'ı ziyaret etti, o zaman, o taktirde, vebal yoktur, günah yoktur ona, onun üzerine tavaf etmek ikisini(de). Ve kim (de) tav'an, gönülden, nafile olarak (farz olmadığı halde) yapar bir hayır o zaman, o taktirde muhakkak Allah Şakir'dir (şükrün karşılığını mükâfat olarak verendir), (ve) Alîm'dir (hakkıyla bilendir, en iyi bilendir).
İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ min el beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).
Muhakkak (ki), hiç şüphesiz (ki) o kimseler, onlar ketmederler, gizlerler şey(leri) biz indirdik (ya) beyyinelerden, deliller, mucizeler, ispat vasıtalarından, ve hidayet, ruhun ölmeden önce Allah'a ulaşması, Allah tarafından ulaştırılması sonradan şey(ler) biz onu açıkladık insanlar için Kitap'ta. İşte onlar (evet) Allah onlara lânet eder, ve onlara lânet eder lânet ediciler(de).
İllellezîne tâbû ve aslahû ve beyyenû fe ulâike etûbu aleyhim, ve enet tevvâbur rahîm(rahîmu).
Ancak, sadece o kimseler, onlar tövbe ettiler, ve ıslâh oldular (nefs tezkiyesi yaptılar), ve beyan ettiler, açıkladılar (hariç onlara lânet olunmaz). O zaman, o taktirde, işte onlar (evet) onların tövbelerini kabul ederim. Ve Ben Tevvâb'ım (tövbeleri çok kabul edenim), (ve) Rahîm'im (rahîm esması ile tecelli edenim, çok merhametli olanım).
İnnellezîne keferû ve mâtû ve hum kuffârun ulâike aleyhim la’netullâhi vel melâiketi ven nâsi ecmaîn(ecmaîne).
Muhakkak (ki), hiç şüphesiz (ki) o kimseler, onlar gizlediler, küfrettiler, ve öldüler, ve onlar kâfirler(di). İşte onlar (evet) onların üzerine, onlara Allah'ın lâneti, ve melekler(in), ve insanlar(ın) hepsi(nin).
Hâlidîne fîhâ, lâ yuhaffefu anhumul azâbu ve lâ hum yunzarûn(yunzarûne).
(Onlar), Ebedî kalacak olanlar orada, onun içinde (lânetin). Hafifletilmez onlardan azap, ve onlara bakılmaz (da).
Ve ilâhukum ilâhun vâhid(vâhidun), lâ ilâhe illâ huver rahmânur rahîm(rahîmu).
Ve sizin ilâhınız ilâh(tır) tek, bir. İlâh yoktur (O'ndan) ancak, sadece, dan başka. O, Rahmân'dır (Rahmân esmasının sahibidir), ve Rahîm'dir (Rahmet nurunun sahibidir).
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 24.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 164-169
İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri vel fulkilletî tecrî fîl bahri bimâ yenfeun nâse ve mâ enzelallâhu mines semâi min mâin fe ahyâ bihil arda ba’de mevtihâ ve besse fîhâ min kulli dâbbe(dâbbetin), ve tasrîfir riyâhı ves sehâbil musahhari beynes semâi vel ardı le âyâtin li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Muhakkak ki yaratılışta (yaratılışında) semalar, gökler, ve arz, yeryüzü, ve ihtilâflı (karşılıklı) olması, birbiri ardınca gelmesi gece(nin), ve gündüz(ün), ve gemiler(de) o ki, ki o akar, gider, yüzer denizde dolayısıyla, sebebiyle, ..... yaparak fayda verir insanlar(a), ve şeyi Allah indirdi(ği) semadan, gökten sudan, suyu böylece onunla, hayat verdı, diriltti arz, yeryüzü, toprak sonra onun ölümü, ve yaydı orada hepsinden (yürüyen) hayvanlar(ın), ve esmesi rüzgâr(ların) (değişik yönlerden), ve bulutlar emre amade kılınmış olan (musahhar) arasında sema, gökyüzü, ve yeryüzü, elbette âyetler, kanıtlar, deliller bir kavim için akıl ederler (akıl eden).
Ve minen nâsi men yettehızu min dûnillâhi endâden yuhıbbûnehum ke hubbillâh(hubbillâhi), vellezîne âmenû eşeddu hubben lillâh(lillâhi), ve lev yerâllezîne zalemû iz yeravnel azâbe, ennel kuvvete lillâhi cemîan, ve ennellâhe şedîdul azâb(azâbi).
Ve insanlardan (bir kısmı) kim, kimse edinir Allah'tan başka "eş, eşit, ortak (putlar)", onları (putları) severler, gibi Allah'ın sevgisi (Allah'ı sever). Ve o kimseler, onlar âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler) daha şiddetli(dir), daha çok kuvvetli(dir) sevgi(leri), muhabbet(leri) Allah'ı (Allah'a karşı olan). Ve keşke görselerdi (bilselerdi) zulmedenler gördüklerinde, gördükleri zaman azap(ı), olduğunu kuvvet(in) Allah'ın, Allah'a ait hepsi, bütün, tamamı, tamamen. Ve olduğunu Allah(ın) şiddetli(dir) azap(ı).
İz teberreellezînettubiû minellezînettebeû ve reavûl azâbe ve takattaat bihimul esbâb(esbâbu).
O zaman, olduğu zaman berî oldu (uzaklaştı) onlar tâbî olundular, o kimselerden, onlardan tâbî oldular, ve (onlar) gördüler azab(ı). (Ve artık) kesildi, koparıldı onlar ile (aralarındaki) sebebler, bağlar.
Ve kâlellezînettebeû lev enne lenâ kerreten fe neteberree minhum kemâ teberreû minnâ kezâlike yurîhimullâhu a’mâlehum haserâtin aleyhim ve mâ hum bi hâricîne minen nâr(nâri).
Ve dedi (ki) o kimseler, onlar (Allah'tan başkasına) tâbî oldular: "Olsa, ise, keşke olduğu (gibi) bize, bizim için (dünyaya) bir kere daha, tekrar (dönüş imkanı). O zaman biz uzaklaşalım, berî olalım onlardan, gibi berî oldular, uzaklaştılar (ya) bizden." Böylece onlara gösterecek Allah onların amelleri(nin) hasara uğrayan (hüsrana düştüklerini) onlara (onların). Ve değil(lerdir) onlar ile çıkacak olanlar ateşten.
Yâ eyyuhen nâsu kulû mimmâ fîl ardı halâlen tayyiben, ve lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), innehu lekum aduvvun mubîn(mubînun)..
Ey insanlar! Yeyin şey(ler)den içinde, ...de arz(ın), yeryüzü(nün) helâl olan(ından), temiz olan(ından). Ve tâbî olmayın, uymayın adımlar(ı), ayak izleri şeytan(ın). Muhakkak ki o, çünkü o sizin için, size düşman(dır) açıkça, apaçık.
İnnemâ ye’murukum bis sûi vel fahşâi ve en tekûlû alâllâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Ancak, sadece size emreder kötülük ile, şerrle, ve fuhuş(u) (hayasızlığı). Ve söylemeniz(i) (ister) Allah'a karşı (Allah hakkında) sizin bilmediğiniz şeyler(i).
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 25.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 170-176
Ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ ya’kılûne şey’en ve lâ yehtedûn(yehtedûne).
Ve denildiği zaman, denildiğinde onlara: "Tâbî olun indirdiği şey(e), indirdiğine Allah(ın)." Dediler (ki): "Hayır, biz tâbî oluruz şey(e) (yola) biz bulduk onun üzerinde, ona babalarımız(ı), atalarımız(ı)." Mı ve şâyet, ise oldu, idi onların babaları, ataları akıl etmiyorlar bir şey? Ve hidayete ermezler.
Ve meselullezîne keferû ke meselillezî yen’ıku bi mâ lâ yesmeû illâ duâen ve nidââ(nidâen), summun bukmun umyun fe hum lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
Ve örneği, misali, durumu, hali o kimseler, onlar inkâr ettiler, kâfir oldular, gibi(dir) örneği, misali, durumu, hali o kimse, ki o bağırır, haykır bu yüzden, bu sebeple işitmez (anlamaz) (on)dan başka çağırarak ve bağırarak. (Onlar) Sağır, dilsiz (ve) âmâ(dırlar), kör(dürler). Artık, bu yüzden onlar akıl etmezler (idrak etmezler).
Yâ eyyuhâllezîne âmenû kulû min tayyibâti mâ razaknâkum veşkurû lillâhi in kuntum iyyâhu ta’budûn(ta’budûne).
Ey o kimseler, onlar âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler), îmân ettiler! Yeyın temiz, helâl olanlardan sizi rızıklandırdığımız şeyler(den). Ve şükredin Allah'a eğer siz, ...seniz, olduysanız sadece O'na kul olursunuz.
İnnemâ harrame aleykumul meytete ved deme ve lahmel hınzîri ve mâ uhille bihî li gayrillâh(gayrillâhi), fe menidturra gayra bâgin ve lâ âdin fe lâ isme aleyh(aleyhi), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Ancak, sadece, fakat haram kıldı şizin üzerinize, size ölü(yü) (hayvanı), ve kan(ı), ve et(ini) domuz. Ve helâl kılmadı onu Allah'tan başkası için (putlar ve şahıslar adına kesilen hayvanı). Artık, fakat, ama kim zarurette, zor durumda kaldı, dışında, başka, olmaksızın hakka tecavüz ederek (etmeksizin, saldırmadan), ve haddi (zaruret miktarını) aşmayarak, o taktirde günah yoktur onun üzerine, ona. Muhakkak ki Allah Gafûr'dur (mağfiret edendir), Rahîm'dir (rahmet edendir, rahmet nurunun sahibidir).
İnnellezîne yektumûne mâ enzelallâhu minel kitâbî ve yeşterûne bihî semenen kalîlen, ulâike mâ ye’kulûne fî butûnihim illen nâre ve lâ yukellimuhumullâhu yevmel kıyâmeti ve lâ yuzekkîhim, ve lehum azâbun elîm(elîmun).
Muhakkak (ki) o kimseler, onlar, ketmederler, gizlerler şey(leri) indirdi (ya) Allah Kitap'tan, ve satıyorlar onu bedel(le), ücret(le), değer(le) az (bir). İşte onlar(ın) şey(ler) (hani) yiyorlar (rüşveti),içinde (onların} karınları(nın) ancak, sadece, başka ateş'den. Ve onlarla konuşmaz, Allah kıyâmet günü(nde), ve onları tezkiye etmez, (temize çıkarmaz, temizlemez). Ve onlar için, onlara (vardır) azap (acıklı) elîm (bir).
Ulâikellezîneşteravud dalâlete bil hudâ vel azâbe bil magfireh(magfireti), fe mâ asberehum alen nâr(nâri).
İşte onlar ki ..... yapanlar satın aldılar dalâleti hidayet ile, ve azap(ında) mağfiret ile (günahın sevaba çevrilmesi, Allah tarafından bağışlanması). Şey, ne, nedir onları sabırlı yaptı (yapan) ateşe karşı?
Zâlike bi ennellâhe nezzelel kitâbe bil hakk(hakkı), ve innellezînahtelefû fîl kitâbi le fî şikâkin baîd(baîdin).
İşte bu (azap), sebebi ile(dir) Allah(ın) indirdi (indirmişti) Kitap(ı) hak ile. Ve muhakkak ki onlar ihtilâfa, ayrılığa düştüler Kitap'ta (hakkında), elbette, mutlaka ayrılık içinde(dirler) uzak (bir).
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 26.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 177-181
Leysel birre en tuvellû vucûhekum kıbelel maşrıkı vel magrıbi ve lâkinnel birre men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne), ve âtel mâle alâ hubbihî zevil kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîne vebnes sebîli, ves sâilîne ve fîr rıkâb(rıkâbi), ve ekâmes salâte ve âtez zekât(zekâte), vel mûfûne bi ahdihim izâ âhed(âhedû), ves sâbirîne fîl be’sâi ved darrâi ve hînel be’s(be’si) ulâikellezîne sadakû, ve ulâike humul muttekûn(muttekûne).
Değil birr (ebrar kılacak davranış biçimi), dönmeniz, yönelmeniz (gerçek îmânı yansıtan) yüzleriniz(i) yön, cihet doğu, ve batı. Ve lâkin, fakat birr (ebrar kılacak davranış biçimi), kim âmenû oldu (Allah'a ulaşmayı diledi) îmân etti, Allah'a, ve (yevmi el âhiri) sonraki gün(e) (hidayet gününe, vuslat gününe, beklenen güne, Allah,a ulaşılacak güne son güne, ...), ve melekler(e), ve Kitap(a), ve peygamberler(e). Ve verdi mal (maldan) ona sevgi duyma, sevme; (yakınlık sahiplerine) akrabalar(a), ve yetimler(e), ve çalışamayacak durumdaki ihtiyarlar(a) (miskinlere, düşkünlere), ve (yolda kalmış veya kalmamış) yolcu(lara), ve isteyenler(e) (muhtaçlara), ve kölelerin, esirlerin kurtulması hakkında, konusunda (kurtulması için), namazı ikame etti (kıldı devam ettirdi), ve zekât(ı) verdi. Ve (Allah'a ve insanlara karşı) vefa eden (hakkıyla yerine getiren) (onların) ahdlerini ahd verdikleri zaman; ve sabredenler(e) sıkıntıda, musîbet isabet ettiği zaman (hastalıkta), ve darlık(ta) (zorlukta, zarurette, ...), ve o zamanda (o hallerde) şiddetli savaş,işte onlar (evet) onlar sadık oldular (sadık olanlardır). Ve işte onlar (evet) onlar muttakiler(dir) (takva sahipleridir).
Yâ eyyuhâllezîne âmenû kutibe aleykumul kısâsu fîl katlâ el hurru bil hurri vel abdu bil abdi vel unsâ bil unsâ fe men ufiye lehu min ahîhi şey’un fettibâun bil ma’rûfi ve edâun ileyhi bi ihsân(ihsânin), zâlike tahfîfun min rabbikum ve rahmeh(rahmetun), fe meni’tedâ ba’de zâlike fe lehu azâbun elîm(elîmun).
Ey onlar, olanlar âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler), îmân ettiler! Yazıldı (farz kılındı) sizin üzerinize (size) kısas (eşit olarak misilleme) (katl) öldürülme hakkında. Hür hür ile, ve köle köle ile, ve kadın (dişi), kadın ile (dişi ile) (kısastır), o zaman kim (artık, fakat, o taktirde), o affedilir onun (öldürülenin) kardeşi tarafından bir şey (ile bir diyete, karşılığa), o zaman (artık, fakat, o taktirde) gereğini yapmak (tâbî olmak, uymak), örfe tâbî olarak (bilinen şekilde, iyilikle), ve ödemek (eda etmek) ona (affedene), (diyetini, karşılığını) ihsan ile. İşte bu (bu), (bir) hafifletme Rabbinizden, ve bir rahmet(tir). O zaman kim (artık, fakat, o taktirde) haddi aştı (saldırıya kalkıştı) bundan sonra o zaman (o taktirde) onun için (vardır) elîm (acıklı) bir azap.
Ve lekum fîl kısâsı hayâtun yâ ulîl elbâbi leallekum tettekûn(tettekûne).
Ve sizin için (vardır) kısasta hayat. Ey (ulûl'elbab) sır hazinelerinin (lübblerin) sahipleri! Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz (sakınırsınız).
Kutibe aleykum izâ hadara ehadekumul mevtu in tereke hayrâ(hayran), el vasiyyetu lil vâlideyni vel akrabîne bil ma’rûf(ma’rûfi), hakkan alel muttekîn(muttekîne).
Yazıldı (farz kılındı) sizin üzerinize (size) hazır olduğu zaman (geldiği zaman) sizden biriniz ölüm eğer bırakırsa bir hayır (mal v.s), vasiyet (etmek) anne-babaya, ve akrabalar(ına) (yakınlarına) marufla (örf ve adete uygun olarak) bir hakk (bir borç, bir verecek) olarak takva sahiplerinin (muttâkilerin) üzerine (yapılması, yerine getirilmesi).
Fe men beddelehu ba’de mâ semiahu fe innemâ ismuhu alellezîne yubeddilûneh(yubeddilûnehu), innallâhe semîun alîm(alîmun).
O taktirde kim (artık, o zaman) onu (vasiyeti) değiştirdi sonra onu (vasiyeti) işitti(kten) (duyduktan), o taktirde (artık, o zaman) sadece(ama, fakat) onun günahı (vebali) onların üzerine onu değiştirirler. Muhakkak ki Allah Sem'i'dir (hakkıyla işitendir, en iyi işitendir), Alîm'dir (hakkıyla bilendir, en iyi bilendir).
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 27.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 182-186
Fe men hâfe min mûsın cenefen ev ismen fe aslaha beynehum fe lâ isme aleyh(aleyhi), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Fakat, artık kim, ise korktu vasiyet edenden, haktan uzaklaşarak, veya günah işleyerek, günaha girerek, artık, böylece, bu sebeple ıslâh etti, düzeltti onların arası(nı), o zaman, o taktirde, bu durumda onun üzerine bir günah (vebal, verecek, sorumluluk) yoktur. Muhakkak (ki) Allah, Gafûr'dur (mağfiret edendir, bqğışlayandır), Rahîm'dir (Rahîm esması ile tecelli edendir, Rahmet nurunun sahibidir).
Yâ eyyuhâllezîne âmenû kutibe aleykumus sıyâmu kemâ kutibe alellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey kimseler, onlar âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler), îmân ettiler! Yazıldı (farz kılındı) sizin üzerinize, size oruç gibi, yazıldı (farz kılındı) üzerine onlar(ın) sizden (çok çok eskilerinkiside) önce(kilerinkisi de). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.
Eyyâmen ma’dûdât(ma’dûdâtin), fe men kâne minkum marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) ve alellezîne yutîkûnehu fidyetun taâmu miskîn(miskînin), fe men tatavvaa hayran fe huve hayrun leh(lehu), ve en tesûmû hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne).
(Farz kılınan oruç) Günler(dir) adetli (olan), sayılmış (olan), sayılı (olan). Fakat kim oldu(ysa), idi(yse) sizden hasta, veya seferde, yolculukta, o zaman, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısınca), müddet, sayı, bir şeyin müddetini (tamamlasın) günlerden diğer (başka). Ve (aşırı yaşlılıktan dolayı, ve iyileşmesi zamanın şartlarına göre imkansız olan hastalar için) onlar üzerine ona (oruç'a) dayanamazlar, zorlanırlar, takatleri kesilir, güç yetiremezler, fidye (versin), (bu fidye de) (sabah, ve akşam olmak üzere iki öğün) yemek(tir), (bu yemekte sadece) çalışamayacak durumdaki (yoksullara) yaşlılar(a) (verilir). Artık kim isteyerek, gönüllü olarak yaptı(ysa) bir hayır (orucunu, veya fidyeyi artırırsa), işte o, hayırdır, daha hayırlıdır onun için. Ve sizin oruç tutmanız hayırdır, daha hayırlıdır sizin için, size, eğer, şâyet, ise, keşke siz oldunuz biliyorsunuz, bilirsiniz.
Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân(furkâni), fe men şehide minkumuş şehra fel yesumh(yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bikumul usra, ve li tukmilûl iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).
Ay ramazan (ki), O (Allah) ki, ki O (Allah) indirdi onun içinde, onda (ramazan ayında) Kur'ân-ı Kerim(i), hidayete erdirici (olarak) (hidayete erme, Allah'a ulaşma vesilesi), ve beyyineler, açık deliller, ispat (araçları, vasıtaları), Hüda'dan (Allah'dan) (geldi), ve (bir de) Furkan, hakkı bâtıldan ayıran. O zaman, artık kim şahit oldu(ysa) sizden bu ay(a) (yetişir de ramazan ayını görüp) o zaman onu (ramazan ayını), oruçlu geçirsin. Ve kim, oldu hasta, veya seferde, yolculukta, o zaman, o taktirde (tutamadığı günlerin) müddet, sayı, adet tamamlama günlerden diğer (oruç tutarak geçirsin). Diler, ister Allah size, sizin için kolaylık, ve dilemez, istemez size, sizin için zorluk. Ve (sizin için bu kolaylık) tamamlamanız için(dir) müddet, sayı, adet tamamlama, ve tekbir etmeniz, yüceltmeniz için Allah(ı) şey üzerine, şeye sizi hidayete erdirdi (ya). Ve umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklıklara) şükredersiniz.
Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve olduğu zaman, olunca sana (ey Muhammed) sordu(ğunda) Benden, o zaman muhakkak ki Ben (onlara) yakın(ım). İcabet ederim, karşılık veririm, davet(ine), dua(sına) davet eden(in), dua eden(in) olduğu zaman, olunca Beni davet etti(ği), çağırdı(ğı). Artık, o halde onlar (da) Bana (Benim davetime, Benim çağrıma) icabet etsinler, ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler), îmân ettiler. Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar, irşad olurlar.
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 28.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 187-190
Uhılle lekum leyletes sıyâmir refesu ilâ nisâikum hunne libâsun lekum ve entum libâsun lehun(lehunne) alîmallâhu ennekum kuntum tahtânûne enfusekum fe tâbe aleykum ve afâ ankum, fel âne bâşirûhunne vebtegû mâ keteballâhu lekum, ve kulû veşrabû hattâ yetebeyyene lekumul haytul ebyadu minel haytıl esvedi minel fecri, summe etimmus sıyâme ilel leyli, ve lâ tubâşirûhunne ve entum âkifûne fîl mesâcid(mesâcidi), tilke hudûdullâhi fe lâ takrabûhâ kezâlike yubeyyinullâhu âyâtihî lin nâsi leallehum yettekûn(yettekûne).
Helâl kılındı sizin için, size gece(sinde) oruç (cinsel arzu ile) yaklaşmak kadınlarınıza. Onlar elbise(dir) sizin için, ve siz (de) elbise(siniz) onlar için. Bildi Allah, sizin ..... olduğunuz oldunuz, idiniz ihanet ediyorsunuz sizin nefsleriniz, kendiniz. O zaman, bunun üzerine sizin tövbelerinizi kabul etti, (ve) affetti sizden, sizi. Artık, bundan sonra şimdi onlara (eşlerinize) yaklaşın, onlarla (eşlerinizle) mübaşeret edin, ve isteyin takdir ettiği, yazdığı, farz kıldığı şeyi Allah(ın) sizin için, size. Ve yeyin, ve için oluncaya kadar (tan yerinin ağarmasıyla) açığa çıkar, belli olur (tebeyyün edince) sizin için, size iplik beyaz, iplikten siyah (gündüzün aydınlığı, gecenin karanlığından sıyrılıncaya) fecr (seher) vaktinde. Sonra tamamlayın oruç(u) geceye kadar. Ve onlarla (kadınlarınızla) mübaşeret etmeyin, onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın, ve siz itikâfta olanlar (çok ibadet etmek için) mescidlerde, mecsidlerin içinde. Bu (hudutlar, hadler, sınırlar, yasaklar) hudut(udur), hadler(idir), sınırlar(ıdır) (yasaklarıdır) Allah(ın). O zaman, artık ona (yasaklara, hudutlara, hadlere, sınırlara) yaklaşmayın. İşte böyle beyan ediyor, açıklıyor, Allah kendi âyetleri(ni) insanlar için, insanlara. Umulur ki böylece onlar takva sahibi olurlar.
Ve lâ te’kulû emvâlekum beynekum bil bâtılı ve tudlû bihâ ilel hukkâmi li te’kulû ferîkan min emvâlin nâsi bil ismi ve entum ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve yemeyin (kendiniz) mallarınız(ı) sizin aranızda bâtıl ile, haksızlıkla. Ve aktarmayın, rüşvet olarak vermeyin onu hakimlere, yemeniz için, bir kısım(ını) mallar(ın)dan insanlar(ın), günah ile, günaha girerek. Ve siz biliyorsunuz.
Yes’elûneke anil ehilleh(ehilleti), kul hiye mevâkîtu lin nâsi vel hacc(haccı), ve leysel birru bi en te’tûl buyûte min zuhûrihâ ve lâkinnel birre menittekâ, ve’tûl buyûte min ebvâbihâ, vettekûllâhe leallekum tuflihûn(tuflihûne).
(Ey Muhammed!) Sana soruyorlar, sorarlar hilâllerden (Ay'ın hilâl şeklinden dolunay olana kadar geçirdiği hilâl şekillerinden). De, söyle (ki): "O, vakitleri bildiren "vakit ölçüsü(dür)" insanlar için, ve hac (zamanını)." Ve değildir birr, (kişiyi) ebrar yapan davranış biçimi, gelmeniz, girmeniz evler(e) onun arkasından (cahiliyet devrinde yatîkları gibi). Ve lâkin, fakat, oysa birr, (kişiyi) ebrar yapan (güzel) davranış biçimi kişi(nin) takva sahibi olur (olmasıdır). Ve gelin, girin evler(e) onun kapılarından. Ve takva sahibi olun Allah(a) (karşı). Umulur ki böylece siz felâha, kurtuluşa erersiniz.
Ve kâtilû fî sebîlillâhillezîne yukâtilûnekum ve lâ ta’tedû innallâhe lâ yuhıbbul mu’tedîn(mu’tedîne).
Ve savaşın, öldürün, Allah'ın yolunda (da savaşın), o kimseler, onlar sizi katlediyorlar, sizinle savaşıyorlar, sizi öldürüyorlar, ve aşırı gitmeyin, haddi aşmayın. Muhakkak ki Allah sevmez, aşırı gidenler(i), haddi aşanlar(ı).
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 29.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 191-196
Vaktulûhum haysu sekıftumûhum ve ahricûhum min haysu ahracûkum vel fitnetu eşeddu minel katli, ve lâ tukâtilûhum indel mescidil harâmi hattâ yukâtilûkum fîh(fîhî), fe in kâtelûkum faktulûhum kezâlike cezâul kâfirîn(kâfirîne).
Ve onları (size savaş açan kâfirleri), öldürün yer(de) onları (o kâfirleri) buldunuz, yakaladınız,tuttu(ğu)nuz. Ve (siz de) onları çıkarın yerden (Mekke'den) sizleri çıkardılar (ya). Ve fitne (çıkarmak),, daha şiddetli(dir), daha kuvvetli(dir), daha fena(dır) (birisini) öldürmekten. Ve (de) onları katletmeyin, onlarla savaşmayın, onları öldürmeyin yanında Mescid-i Haram(ın), oluncaya kadar, olmadıkça sizinle savaşırlar orada. Artık, bundan sonra, fakat eğer (Mescid-i Haramda) sizinle savaşırlarsa, öldürürlerse, katlederlerse o zaman, o taktirde, öyleyse (siz de) onları öldürün (onlarla savaşın). İşte böyle(dir) ceza(sı) kâfirler(in).
Fe inintehev fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Artık, bundan sonra eğer (inkârdan ve savaştan) vazgeçerlerse, o taktirde muhakkak ki Allah, Gafûr'dur (mağfiret edendir), Rahîm'dir (Rahmet nurunun sahibidir, Rahîm esmasıyla tecelli edendir).
Ve kâtilûhum hattâ lâ tekûne fitnetun ve yekûned dînu lillâh(lillâhi), fe inintehev fe lâ udvâne illâ alez zâlimîn(zâlimîne).
Ve onlarla savaşın (onları öldürün) oluncaya kadar; olmasın fıtne, ve olsun dîn Allah'a ait, Allah için. Artık, bundan sonra eğer vazgeçerlerse o zaman düşmanlık yoktur ancak, sadece, başka(sının) üzerine, ... e zalimlerden.
Eş şehrul harâmu biş şehril harâmi vel hurumâtu kısâs(kısâsun), fe meni’tedâ aleykum fa’tedû aleyhi bi misli ma’tedâ aleykum, vettekûllâhe va’lemû ennellâhe meal muttekîn(muttekîne).
Ay(ın) hürmetli, yasak, haram, ay ile(dir) hürmetli, yasak, haram. Ve ihtiram, hürmetler, yasaklar, haram- lar kısas, suçluya işlediği suçun karşılığı (vardır). O zaman, o halde kim ise zulmetti, hakka tecavüz etti, saldırdı size, o zaman, saldırın onun üzerine, ona misli kadar, onun gibi, onun kadar zulmettiler, hakka tecavüz ettikleri şey sizin üzerinize, size. Ve takva sahibi olun Allah'a karşı, ve bilin olduğunu Allah(ın) ile, beraber, birlikte takva sahipleri!
Ve enfikû fî sebîlillâhi ve lâ tulkû bi eydîkum ilet tehluketi, ve ahsinû, innallâhe yuhıbbul muhsinîn(muhsinîne).
Ve (mallarınızı) infâk edin, (başkalarına) verin Allah'ın yolunda! Ve atmayın (sizin) kendi ellerinizle (kendinizi, sizi) tehlikeye! Ve ahsen olun, Allah'ın hükümlerini sayın (bilin, dikkate alın, uygulayın, uyun)! Muhakkak ki Allah, sever muhsinler(i), ahsen olanlar(ı).
Ve etimmûl hacce vel umrete lillâh(lillâhi), fe in uhsirtum fe mesteysera minel hedyi ve lâ tahlikû ruûsekum hattâ yeblugal hedyu mahilleh(mahillehu), fe men kâne minkum marîdan ev bihî ezen min ra’sihî fe fidyetun min sıyâmin ev sadakatin ev nusuk(nusukin) fe izâ emintum, fe men temettea bil umreti ilel haccı fe mesteysera minel hedyi, fe men lem yecid fe sıyâmu selâseti eyyâmin fîl haccı ve seb’atin izâ reca’tum tilke aşaratun kâmileh(kâmiletun), zâlike li men lem yekun ehluhu hâdırıl mescidil harâm(harâmi), vettekûllâhe va’lemû ennellâhe şedîdul ikâb(ikâbi).
Ve tamamlayın hac(cı), ve umre(yi) Allah için. Fakat eğer (elinizde olmayan bir nedenle) engellendiniz, o zaman, o taktirde kolay gelen şey kurbandan (gönderin). Ve traş etmeyin başlarınızı oluncaya kadar ulaşır, erişir kurban (kesim) mahalline, kendi yerine. Fakat kim oldu sizden hasta, veya onunla eza(sı), ağrı(sı) (kendi) başından, (ve bundan dolayı kurban yerine varmadan önce traş olmak zorunda kalan), o zaman, bu durumda fidye (gerekir) oruçtan, veya sadaka(dan), veya kurban(dan) (birisiyle vermek). Artık emin olduğunuz (gùvene kavuştuğunuz) zaman o taktirde, o zaman kim, faydalanır, yararlanır umre ile, umreden hacca kadar, o taktirde, o zaman şey kolayına gelen kurbandan (keserse). Artık, fakat kim, kimse, kişi bulamadı o zaman, artık oruç (tutsunlar), üç(ü) günler hacda, ve yedi(si) (evinize) döndüğünüz zaman(dır), bu (da) on(dur) tamamı. İşte bu, bu, kimse(ler) için(dir) olmayan (oturmayan, yaşamayan) onun ailesi hazır olan, bulunan Mescid-i Haram(da). Ve Allah'a karşı takva sahibi olun. Ve bilin (ki) Allah'ın ..... olduğu(nu) şiddetli(dir) ceza(sı) (ikâbı).
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 30.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 197-202
El haccu eşhurun ma’lûmât(ma’lûmâtun), fe men farada fîhinnel hacca fe lâ refese ve lâ fusûka ve lâ cidâle fîl hacc(haccı), ve mâ tef’alû min hayrın ya’lemhullâh(ya’lemhullâhu), ve tezevvedû fe inne hayraz zâdit takvâ, vettekûni yâ ulîl elbâb(elbâbi).
Hac, aylar(dır) malûm, belirlenmiş, bilinen. O zaman, işte kim, kimse, (ihrama girerek, ihrama bürünerek) (kendine) farz oldu (farz kılındı) onların içinde, onlarda (o aylarda) hac, o zaman, artık (kadınlarınıza) yanaşmak (elleşmek, koklaşmak, oynaşmak v.s davranışlar da) yoktur, ve fasıklık, günaha sapma(k) yoktur, ve sürtüşmek, kavga etmek (cedelleşmek) yoktur hacta. Ve (siz) ne yaparsanız hayırdan, onu bilir Allah. Ve (yaptığınız hayırlarla) azıklanın, azık hazırlayın (kendinize). O zaman, fakat muhakkak (ki) azığın hayırlısı takva (sahibi olmaktır). Ve Bana karşı takva sahibi olun. Ey (ulûl'elbâb) lübblerin, sır hazinelerinin sahipleri!
Leyse aleykum cunâhun en tebtegû fadlan min rabbikum fe izâ efadtum min arafâtin fezkurûllâhe indel meş’aril harâm(harâmi), vezkurûhu kemâ hedâkum, ve in kuntum min kablihî le mined dâllîn(dâllîne).
Değil(dir) sizin üzerinize, size günah aramanız, talep etmeniz, istemeniz lütuf(u), kerem(i), fazl(ı), Allah'tan gelen nur(u) Rabbinizden. O zaman, artık olduğu zaman topluca geldi(ği)niz, akın akın geldi(ği)niz Arafat'tan o zaman zikredin Allah(ı) yanında Meş'aril Haram, Arafat'tan dönüş. Ve O'nu zikredin gibi, şeklinde, şekilde sizi hidayete erdirdi(ği). Ve ise, sadece, doğrusu siz oldunuz, idiniz ondan (hidayetten) önce, elbette dalâlette olanlardan(ınız).
Summe efîdû min haysu efâdan nâsu vestagfirûllâh(vestagfirûllâhe), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Sonra topluca, akın akın dönüp gelin yerden, topluca, akın akın dönüp geldi(kleri) insanlar(ın). Ve istiğfar edin, mağfiret isteyin Allah(a). Muhakkak (ki) Allah, Gafûr'dur (mağfiret edendir, günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (Rahîm esması ile tecelli edendir, Rahmet nuru gönderendir).
Fe izâ kadaytum menâsikekum fezkurûllâhe ke zikrikum âbâekum ev eşedde zikrâ(zikren), fe minen nâsi men yekûlu rabbenâ âtinâ fîd dunyâ ve mâ lehu fîl ahirati min halâk(halâkın).
O zaman, böylece olduğu zaman tamamladı(ğı)nız hacca ait ibadetleriniz(i), (ve kurallarıyla), artık zikredin, anın Allah(ı) gibi sizin zikrettiğiniz, andığınız gibi babalarınız(ı), atalarınız(ı), veya daha şiddetli, daha kuvvetli zikrederek. Fakat insanlardan kimse(ler), kim, kimi der(se): "(Bizim) Rabbimiz bize ver dünyada." Ve yoktur onun ahirette bir nasip, bir pay.
Ve minhum men yekûlu rabbenâ âtinâ fîd dunyâ haseneten ve fîl âhirati haseneten ve kınâ azâben nâr(nâri).
Ve onlardan (insanlardan) kim derse: "Rabbimiz bize ver dünyada hasene, hayır, iyilik, güzellik, ve ahirette (de) hasene, hayır, iyilik, güzellik. Ve bizi koru ateşin azabı(ndan)."
Ulâike lehum nasîbun mimmâ kesebû vallâhu serîul hısâb(hısâbi).
İşte onlar (ki), onların, vardır nasip(i) o şeyden kazandılar, (dereceler) kazandılar (dereceler kazandılar ya). Ve Allah, Seri'dir (çabuktur) hesap(ı) (görendir).
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 31.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 203-210
Vezkurûllâhe fî eyyâmin ma’dûdât(ma’dûdâtin), fe men teaccele fî yevmeyni fe lâ isme aleyh(aleyhi), ve men teahhara fe lâ isme aleyhi, li menittekâ vettekûllâhe va’lemû ennekum ileyhi tuhşerûn(tuhşerûne).
Ve (tekbir ile) zikredin Allah(ı) günlerde adetli, sayılmış, sayılı. Fakat, artık, bundan sonra kim, acele eder(se) içinde iki gün(ün) (Mina'dan dönmek için), fakat, artık, bundan sonra bir günah (vebal) yoktur onun üzerine, ona. Ve kim (de) tehir ederse (gecikirse, geride kalırsa), artık, bundan sonra, o taktirde (de) bir günah (vebal) yoktur onun üzerine, ona. (Tabii bu) İçin(dir) kimse(ler) takva sahibi oldu (olan). Ve takva sahibi olun Allah(a) (karşı). Ve bilin (ki), sizin ..... olduğunuzu O'na (Allah'a) haşrolunacaksınız (huzurunda toplanacaksınız)!
Ve minen nâsi men yu’cibuke kavluhu fîl hayâtid dunyâ ve yuşhidullâhe alâ mâ fî kalbihî, ve huve eleddul hısâm(hısâmi).
Ve insanlardan (vardır), kim, kimse(ler), kişi(ler) (ey Muhammed) seni hoşnut eder, (ey Muhammed) senin hoşuna gider onun sözü dünya hayatında. Ve Allah'ı şahit tutar, üzerine, ... a şey içinde, ... de (olan) onun kalbi(nde), (halbuki bir bilse) ve O, çok şiddetli, amansız, azılı düşman hasım'dır (düşmandır).
Ve izâ tevellâ seâ fîl ardı li yufside fîhâ ve yuhlikel harse ven nesl(nesle), vallâhu lâ yuhıbbul fesâd(fesâda).
Ve o zaman, olduğu zaman döndü (gittiği), çalıştı yeryüzünde fesat (bozgunculuk) çıkarmak için orada, ve helâk edilmesi (yok edilmesi) ekinler(in), ve nesil(in). Ve Allah sevmez fesat'ı (bozgunculuğu).
Ve izâ kîle lehuttekıllâhe ehazethul izzetu bil ismi fe hasbuhu cehennem(cehennemu), ve le bi’sel mihâd(mihâdu).
Ve o zaman, olduğu zaman denildi(ği) ona (zalim insana): "Takva sahibi ol Allah(a) (karşı)." Onu (zalim insanı) alır, tutar (mani olur ve onu günaha sürükler) izzet, üstünlük (nefsin gururu) günaha, günah günahla). O zaman, o taktirde onun (zalim insanın) hasbu(dur), ona (zalim insana) kâfi gelen(dir), ona(dır) (zalim insanadır) cehennem, ve elbette, gerçekten kötü (bir) yatak(tır), döşek(tir) (orası).
Ve minen nâsi men yeşrî nefsehubtigâe mardâtillâh(mardâtillâhi), vallâhu raûfun bil ıbâd(ıbâdi).
Ve insanlardan, kim, kişi, kimse(ler) satar(sa) kendi nefsini aradı(lar), istedi(ler), diledi(ler) Allah'ın rızasını (Allah'ın rızası karşılığında). Ve Allah, Raûf'tur (çok şefkatlidir) kullarına.
Yâ eyyuhâllezîne âmenûdhulû fîs silmi kâffeh(kâffeten), ve lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), innehu lekum aduvvun mubîn(mubînun).
Ey o kimseler, onlar âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler) îmân ettiler! Girin silm'e, teslime (ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah'a teslim etmeye) topluca, hepiniz! Ve tâbî olmayın, uymayın adımlar(ına), ayak izleri(ne) şeytan(ın). Muhakkak ki o, çünkü o, sizin için, size düşman(dır) apaçık (bir).
Fe in zeleltum min ba’di mâ câetkumul beyyinâtu fa’lemû ennallâhe azîzun hakîm(hakîmun).
O zaman, o taktirde, fakat, hâlâ eğer (Allah'a ulaştıran yoldan) ayağınızı kaydırırsanız, saparsanız sonradan size gelen şey(den) beyyineler(den), açık deliller(den), açık(layıcı), o zaman, öyleyse, o taktirde biliniz (ki), bilin (ki) Allah'ın ..... olduğu(nu) Azîz (üstün), Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi)!
Hel yenzurûne illâ en ye’tiyehumullâhu fî zulelin minel gamâmi vel melâiketu ve kudiyel emr(emru), ve ilâllâhi turceul umûr(umûru).
Mı bakıyorlar, gözlüyorlar, bekliyorlar illâ, mutlaka onlara gelmesi Allah(ın) gölgede, gölgeler içinde bulutlardan, ve melekler(in), ve bitirilmesi, yerine getirilmesi emir(in), iş(in)? Ve (halbu ki bilseler) Allah'a döndürülür (bütün) emirler, işler.
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 32.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 211-215
Sel benî isrâîle kem âteynâhum min âyetin beyyineh(beyyinetin), ve men yubeddil ni’metallâhi min ba’di mâ câethu fe innallâhe şedîdul ikâb(ikâbi).
Sor İsrailoğulları(na) kaç tane, nice onlara verdik açıklanmış âyetten, mucizeden (delilden). Ve kim, değiştirir(se) Allah'ın ni'meti(ni) sonra, sonradan ona gelen şey (açık âyetler) artık, bundan sonra, o taktirde muhakkak ki Allah, şiddetli(dir) ikabı (cezası).
Zuyyine lillezîne keferûl hayâtud dunyâ ve yesharûne minellezîne âmenû, vellezînettekav fevkahum yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), vallâhu yerzuku men yeşâu bi gayrihisâb(hisâbin).
Süslendi, müzeyyen kılındı o kimselere, onlara inkâr ettiler (ya), dünya hayatı, ve (onlar) alay ediyorlar(dı) (fakir olanları küçümsüyorlardı), o kimselerden, onlardan âmenû oldular (ölmeden önce Allah'a ulaşmayı dilediler), îmân ettiler (bir kısmı ile). Ve (halbu ki bir bilseler) o kimseler, onlar takva sahibi oldular, onların üstünde(dir) (onlardan üstündedir) kıyâmet günü(nde). Ve Allah, rızıklandırır dilediği kimseyi hesapsız.
Kânen nâsu ummeten vâhıdeten fe beasallâhun nebiyyîne mubeşşirîne ve munzirîne, ve enzele meahumul kitâbe bil hakkı li yahkume beynen nâsi fî mâhtelefû fîh(fîhi), ve mâhtelefe fîhi illellezîne ûtûhu min ba’di mâ câethumul beyyinâtu bagyen beynehum, fe hedâllâhullezîne âmenû li mâhtelefû fîhi minel hakkı bi iznih(iznihî), vallâhu yehdî men yeşâu ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Oldu, idi insanlar ümmet, topluluk bir, tek, bir tek. O zaman, sonra beas etti, hayata getirdi, gönderdi Allah, peygamberler, müjdeleyiciler, ve uyarıcılar. Ve indirdi onlarla birlikte, beraber, yanında Kitap, hak ile hükmetmeleri için, hükmetsin diye arasında insanlar şey hakkında, ihtilâf ettiler, ayrılığa düştüler onun hakkında. Ve ihtilâf ettikleri, ayrılığa düştükleri şey(in) (evet) onun hakkında, sadece, ancak o kimseler ona (Kitap) verildi, sonradan onlara gelen şey (apaçık) beyyineler, belgeler düşmanlık, çekememezlik, haset (yüzünden) kendi aralarında(ki).O zaman, bu sebeple Allah hidayete erdirdi (ya) o kimseler, onlar âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler), îmân ettiler ihtilâf ettikleri, ayrılığa düştükleri şey (hidayet) için onun hakkında haktan(dır), O'nun (Allah'ın) izni ile(dir). Ve Allah hidayet eder, ulaştırır, iletir dilediği kimseyi Sıratı Mustakîm'e (Allah'a ulaştıran yola).
Em hasibtum en tedhulûl cennete ve lemmâ ye’tikum meselullezîne halev min kablikum messethumul be’sâu ved darrâu ve zulzilû hattâ yekûler resûlu vellezîne âmenû meahu metâ nasrullâh(nasrullâhi), e lâ inne nasrallâhi karîb(karîbun).
Yoksa zan mı ettin kendinizden iz girmeniz(i) cennet(e), ve olmadıkça size gelir durum(lar), haller(işte o zaman), o kimseler, onlar gelip geçti(ler) sizden önce onlara dokundu, isabet etti, başına geldi? (O kadar) Şiddetli belâ, ve darlık, zarar, sıkıntı, felâket, ve sarsıldılar (ki), olacak kadar söyleyecek, diyecek resûl, ve o kimseler, onlar âmenû oldular(Allah'a ulaşmayı dilerse), îmân ettiler onun yanında(ki): "Ne zaman Allah'ın yardımı? Değil mi, (öyle) değil mi muhakkak ki, mutlaka Allah'ın yardımı yakın?
Yes’elûneke mâzâ yunfikûn(yunfikûne), kul mâ enfaktum min hayrin fe lil vâlideyni vel akrabîne vel yetâmâ vel mesâkîni vebnis sebîl(sebîli), ve mâ tef’alû min hayrin fe innallâhe bihî alîm(alîmun).
Sana (ey Muhammed) soruyorlar (Allah yolunda), ne, nasıl infâk ederler (Allah için verirler). De, söyle (ki): "Allah için infâk ettiğiniz, verdiğiniz şey hayırdan, hayır olarak işte o, anne-baba için, ve akrabalar, yakınlar, ve yetimler, ve miskinler, yoksullar, çalışamayacak (durumda olanlar), ve (yolda kalmış) yolcular. Ve yaptığınız şey, ne yaparsanız hayırdan, hayır olarak, o taktirde muhakkak ki Allah, onu en iyi bilen(dir)."
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 33.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 216-219
Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrahû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Yazıldı, farz kılındı sizin üzerinize savaş, ve o kerih, hoşa gitmez sizin için, size. Ve umulur ki, olur ki kerih olması, hoşa gitmemesi bir şey, ve o hayırdır, hayırlıdır sizin için, size. Ve umulur ki sevmeniz, hoşlanmanız bir şey, ve o (bir) şerrdir sizin için, size. Ve (bütün bunları) Allah bilir, ve siz (evet) siz bilmezsiniz.
Yes’elûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîh(fîhi), kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi ve kufrun bihî vel mescidil harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel katl(katli), ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum an dînikum inistetâû ve men yertedid minkum an dînihî fe yemut ve huve kâfirun fe ulâike habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhireh(âhireti), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Sana (ey Muhammed) soruyorla haram (hürmetli) aydan, (ve) savaş(tan) onun içinde, onda. De (ki), söyle (ki): "Savaş onun içinde (o ayda) büyük (günahtır, vebaldir). Ve (fakat insanları) men etmek, alıkoymak Allah'ın yolundan, ve inkâr etmek O'nu (Allah'ı), ve (mü'minlere) Mescid-i Haram(ı) (yasaklamak), ve çıkarmak onun halkı(nı) (Mekke'nin halkını) ondan, oradan (sürüp) (bütün bunlar ise) en büyük günahtır), daha büyük(tür) (daha büyük günahtır) Allah'ın katında. Ve fitne, en büyük(tür) (en büyük günahtır), daha büyük(tür) (daha büyük günahtır) (adam) öldürmekten, (ve bir suçur). Ve (onlar) zail olmazlar, geri kalmazlar sizinle savaşırlar, oluncaya kadar sizi döndürürler dîninizden eğer (onların) güçleri yetse (yapabilseler). Ve kim geri döner(se) sizden dîninden, o zaman, o taktirde ölür, ve o kâfir olarak. O zaman, böylece, bu sebeple işte onlar, boşa gider onların amelleri dünyada, ve ahirette. Ve işte onlar, ateş ehlidir (ashâb-ı nâr), (ve) onlar, onun içinde, orada ebediyyen kalıcak olanlardır."
İnnellezîne âmenû vellezîne hâcerû ve câhedû fî sebîlillâhi, ulâike yercûne rahmetallâh(rahmetallâhi), vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Muhakak ki onlar âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler) îmân ettiler, ve o kimseler, onlar hicret (göç) ettiler, ve cihad ettiler Allah'ın yolunda, (ve) işte onlar, ümit ederler, arzu ederler, dilerler Allah'ın rahmeti(ni). Ve Allah, Gafûr'dur (mağfiret edendir, bağışlayandır), Rahîm'dir (Rahmet nurunun sahibidir, Rahîm esması ile tecelli edendir).
Yes’elûneke anil hamri vel meysir(meysiri), kul fîhimâ ismun kebîrun ve menâfiu lin nâsi, ve ismuhumâ ekberu min nef’ihimâ ve yes’elûneke mâzâ yunfikûn(yunfikûne) kulil afve, kezâlike yubeyyinullâhu lekumul âyâti leallekum tetefekkerûn(tetefekkerûne).
Sana (ey Muhammed) soruyorlar, sorarlar şaraptan, ve kumar(dan). De (ki), söyle (ki): "(O) İkisinde (de) vardır büyük (bir) günah, ve (de) menfaat, faydalar insanlar için. Ve (fakat) onların (o ikisinin) günahları daha büyük(tür) onların (o ikisinin) faydalarından." Ve sana (ey Muhammed) soruyorlar, sorarlar (Allah için) ne(yi), nasıl infâk ediyorlar (veriyorlar). De (ki), söyle (ki): "Afv olan(ı), ihtiyaçtan fazla olan mal(ı), affedilen(i), vazgeçilen(i) (infâk edin) bunun gibi, işte böyle." Allah açıklıyor sizin için, size âyetler(ini). Umulur ki böylece siz tefekkür edersiniz, (bunlardaki hikmetleri) düşünürsünüz.
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 34.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 220-224
Fîd dunyâ vel âhirah(âhirati) ve yes’elûneke anil yetâmâ kul ıslâhun lehum hayr(hayrun) ve in tuhâlitûhum fe ıhvânukum vallâhu ya’lemul mufside minel muslih(muslihi) ve lev şâallâhu le a’netekum innallâhe azîzun hakîm(hakîmun).
Dünya hakkında, dünyada, ve ahiret, ve sana (ey Muhammed) soruyorlar, sorarlar yetimlerden. De (ki), söyle (ki): "Islâh etmek,(durumlarını) düzeltmek onları hayır(dır), hayırlı(dır). Ve eğer onlara karışırsanız, katılırsanız, artık, o zaman (onlar) sizin kardeşleriniz(dir).” Ve Allah, (ayırıp) bilir fesat çıkaranlar(ı), ıslâh edenlerden. Ve şâyet, olsa, ise Allah diledi, elbette, mutlaka sizi sıkıntıya soktu(ydu). Muhakkak ki Allah, Azîz'dir (üstündür), Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).
Ve lâ tenkihûl muşrikâti hattâ yu’minn(yu’minne), ve le emetun mu’minetun hayrun min muşriketin ve lev a’cebetkum, ve lâ tunkihûl muşrikîne hattâ yu’minû ve le abdun mu’minun hayrun min muşrikin ve lev a’cebekum, ulâike yed’ûne ilen nâr(nâri), vallâhu yed’û ilel cenneti vel magfireti bi iznih(iznihi), ve yubeyyinu âyâtihî lin nâsi leallehum yetezekkerûn(yetezekkerûne).
Ve (kendinize) nikâhlamayın müşrik (Allah'a ortak koşan) kadınlar(ı), (onlar) mü'min oluncaya, îmân edinceye kadar. Ve elbette bir cariye, mü'min (kadın) hayırlı(dır), daha hayırlı(dır) müşrik (Allah'a ortak koşan) (hür) bir kadından, ve size hoş gelse bile, hoşunuza gitse bile. Ve (siz kadınlarınızı) nikâhlamayın müşrik (Allah'a ortak koşan) erkekler(le), (onlar) mü'min oluncaya, îmân edinceye kadar. Ve elbette bir köle, mü'min (erkek) hayırlı(dır), daha hayırlı(dır) müşrik (Allah'a ortak koşan) (hür) bir erkekten, ve size hoş gelse bile, hoşunuza gitse bile. İşte onlar, davet ederler (sizi) ateşe. Ve Allah, davet ediyor (sizi) cennete, ve mağfiret(e) O'nun (Allah'ın) izni ile, ve açıklıyor kendi âyetlerini insanlar için, insanlara. Umulur ki böylece onlar tezekkür ederler (bir sorunu konuşurlar, hatırlarlar, hatıra getirirler).
Ve yes’elûneke anil mahîd(mahîdi), kul huve ezen, fa’tezilûn nisâe fîl mahîdi, ve lâ takrabûhunne hattâ yathurn(yathurne) fe izâ tetahherne fe’tûhunne min haysu emerekumullâh(emerekumullâhu) innallâhe yuhıbbut tevvâbîne ve yuhibbul mutetahhirîn(mutetahhirîne).
Ve sana (ey Muhammed) soruyorlar, sorarlar (kadınların belirli günlerinden) hayz (ay) hallerinden. De (ki), söyle (ki): "O eza(dır), ıstırap(dır). O taktirde, bu yüzden uzak durun (cinsel olarak) kadın(lardan) hayz (ay) hallerinde, hayz (ay) zamanında (belirli günlerinde), ve onlara yaklaşmayın temizleninceye kadar. Öyle olunca, (öyle) ise, artık, o zaman temizlendikleri zaman öyle olunca, (öyle) ise, artık, o zaman onlara gelin, yanına gidin (biraraya gelin) yerden Allah(ın) size emretti(ği)." Muhakkak ki Allah, sever tövbe edenler(i) (tevvâbin olanları), ve sever temizlenenler(i), temizlenmiş olanlar(ı).
Nisâukum harsun lekum, fe’tû harsekum ennâ şi’tum ve kaddimû li enfusikum vettekûllâhe va’lemû ennekum mulâkûh(mulâkûhu), ve beşşiril mu’minîn(mu’minîne).
Sizin kadınlarınız tarla(dır) sizin için, sizin. O zaman, artık, o halde gelin, yaklaşın sizin tarlanız(a) nasıl dilediniz (dilerseniz). Ve takdim edin (derecelerinizi arttıracak ameller) nefsleriniz için, kendiniz için. Ve takva sahibi olun Allah(a) (karşı), ve bilin sizin ..... olduğunu(zu) O'na mülâki olma(k) (ruhunu O'na (Allah'a) ölmeden önce ulaştırmak). Ve (ey Muhammed) müjdele mü'minler(i).
Ve lâ tec’alûllâhe urdaten li eymânikum en teberrû ve tettekû ve tuslihû beynen nâs(nâsi), vallâhu semîun alîm(alîmun).
Ve kılmayın, yapmayın Allah(ı) siper, mani, engel, (sizi alıkoyan) yeminlerinize, yeminleriniz için ebrar (hayır sahipleri, iyiler, dindarlar, özü sözü doğru olanlar) kimseler olmanız, ve takva sahibi olun, ve ıslâh edin, düzeltin arası(nı) insanlar(ın). Ve Allah, Sem'î'dir (en iyi işitendir), Alîm'dir (en iyi bilendir).
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 35.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 225-230
Lâ yuâhızukumullâhu bil lagvi fî eymânikum ve lâkin yuâhızukum bi mâ kesebet kulûbukum vallâhu gafûrun halîm(halîmun).
Sizi muaheze etmez, sorgulamaz Allah, boş, lüzûmsuz sözler(den) yeminleriniz konusunda, hakkında. Ve lâkin, fakat sizi muaheze eder, sorgular (Allah), kazandığı şeyler ile (günahlar ile) kalpleriniz(in). Ve Allah, Gafûr'dur (mağfiret edendir, bağışlayandır), Halîm'dir (yumuşak muamele edendir).
Lillezîne yu’lûne min nisâihim terabbusu erbaati eşhur(eşhurin), fe in fâû fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
O kimseler için, onlar için, onlara (yaklaşmamaya) yemin ederler kadınlarından (uzak olma, ayrı kalacaklarına dair), (şimdiyse) beklerler (kadar) dört aylar (dört ay). Fakat, o zaman, o taktirde (verilen süre dolmadan kefaret verip de) eğer (kadınlarına geri) dönerlerse, fakat, o zaman, o taktirde muhakkak ki Allah, Gafûr'dur (mağfıret edendir, bağışlayandır), Rahîm'dir (Rahmet nuru gönderendir, Rahîm esması ile tecelli edendir).
Ve in azemût talâka fe innallâhe semîun alîm(alîmun).
Ve (bu tür yemin edenler),eğer azmederlerse (inat ederlerse) boşama (konusunda), o zaman, artık muhakkak ki Allah, Sem'î'dir (en iyi işitendir), Alîm'dir (en iyi bilendir).
Vel mutallakâtu yeterabbasne bi enfusihinne selâsete kurûin, ve lâ yahıllu lehunne en yektumne mâ halakallâhu fî erhâmihinne in kunne yu’minne billâhi vel yevmil âhır(âhıri), ve buûletuhunne ehakku bi reddihinne fî zâlike in erâdû ıslâhâ(ıslâhan), ve lehunne mislullezî aleyhinne bil ma’rûf(ma’rûfi), ve lir ricâli aleyhinne dereceh(derecetun), vallâhu azîzun hakîm(hakîmun).
Ve boşanmış kadınlar dururlar, beklerler kendi kendilerine (hamilelermi yoksa değillermi ona bakarlar), (buda şu zamandadır) üç kur, dönem (hayz, ay hali zamanı, dönemi). Ve helâl olmaz onlara (o kadınlara) gizlemek yarattığı şey(i) Allah(ın) onların rahimlerinde, eğer onlar (kadınlar) iseler îmân ederler Allah'a, ve yevm'il âhire, son güne, sonraki güne, ahirete. Ve onların eşleri, kocaları (başkalarından) daha çok hak sahibi(dirler) onlara geri dönmeyi, bunda (bekleme süresi içinde) eğer isterlerse ıslâh etmek, düzeltmek (arayı düzeltmek). Ve onların (kadınların) vardır onun misli, onun gibi (erkeklerin, kadınlar üzerinde hakları var ya), (işte) onların (erkeklerin) üzerinde ma'rufla, iyilik ile, örfe ve adete uygun olarak (hakları). Ve erkekler için, erkeklerin vardır onların (kadınlar) üzerinde bir derece (daha fazladır). Ve Allah, Azîz'dir (stündür), Hakîm'dir (hüküm sahibidir).
Et talâku merratân(merratâni), fe imsâkun bi ma’rûfin ev tesrîhun bi ihsân(ihsânin), ve lâ yahıllu lekum en te’huzû mimmâ âteytumûhunne şey’en illâ en yehâfâ ellâ yukîmâ hudûdallâh(hudûdallâhi), fe in hıftum ellâ yukîmâ hudûdallâhi, fe lâ cunâha aleyhimâ fî meftedet bih(bihî), tilke hudûdullâhi fe lâ ta’tedûhâ, ve men yeteadde hudûdallâhi fe ulâike humuz zâlimûn(zâlimûne).
Boşamak iki kere(dir). Artık, bundan sonra (kadını ya) tutmak (gereklidir) ma'rufla, iyilik ile, örf ve adete uygun olarak, veya bırakmak, serbest bırakmak ihsan ile. Ve helâl olmaz sizin için, size almanız (geri) şeyden onlara (kadınlarınıza) verdiniz bir şey. Ancak, hariç (ikisi de), korkmaları (gereği üzere) ikame edememek, ayakta tutamamak, yerine getirememek Allah'ın (evlilik hakkındaki) hudutları, sınırları (haricinde). O zaman, bu durumda, o taktirde eğer korkarsanız (gereği üzere) ikame edememek, ayakta tutamamak, yerine getirememek Allah'ın (evlilik konusundaki) hudutları, sınırları, o zaman, bu durumda günah yoktur onların ikisi üzerine, ikisine (de), (kadının) hakkında şey (ayrılmak üzere) fidye (mehr) verdi (ya) ona. İşte o, bu (bunlar) Allah'ın hudutları(nı), sınırları(nı) o zaman, artık onu aşmayın. Ve kim aşıyor(sa), aşar(sa) Allah'ın hudutları(nı), sınırları(nı) o zaman, işte (evet) işte onlar, (evet) onlar zalimler(dir), haksızlık edenler(dir).
Fe in tallakahâ fe lâ tahıllu lehu min ba’du hattâ tenkiha zevcen gayrah(gayrahu), fe in tallakahâ fe lâ cunâha aleyhimâ en yeterâceâ in zannâ en yukîmâ hudûdallâh(hudûdallâhi), ve tilke hudûdullâhi yubeyyinuhâ li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
O zaman, o taktirde, bundan sonra eğer (koca), onu (karısını) (iki kere boşadıktan sonra üçüncü kere) boşarsa, artık helâl olmaz ona (adama), sonradan olmadıkça, oluncaya kadar nikâhlanır eş(e), zevce(ye) ondan başka (bir erkekle). O zaman, o taktirde eğer (ikinci eş) onu (kadını) boşarsa, o zaman, o taktirde günah yoktur onların ikisi üzerine, ikisine (birbirine) dönmeleri(nde) (eski karı-kocanın tekrardan), eğer zannettiler ise, inanırlarsa (gereği üzere) ikame etmek, ayakta tutmak, yerine getirmek Allah'ın hudutları(nı), sınırları(nı). Ve işte o, bu (bunlar) Allah'ın hudutları(dır), sınırları(dır). Onu açıklıyor (Allah), bir kavim (toplum) için (ve onlarda bunu) biliyorlar, bilirler.
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 36.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 231-233
Ve izâ tallaktumun nisâe fe belagne ecelehunne fe emsikûhunne bi ma’rûfin ev serrihûhunne bi ma’rûf(ma’rûfin), ve lâ tumsikûhunne dırâran li ta’tedû, ve men yef’al zâlike fe kad zaleme nefseh(nefsehu), ve lâ tettehızû âyâtillâhi huzuvâ(huzuven), vezkurû ni’metallâhi aleykum ve mâ enzele aleykum minel kitâbi vel hikmeti yeızukum bih(bihî), vettekûllâhe va’lemû ennallâhe bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Ve olduğu zaman, olduğunda boşadı(ğı)nız kadınlar(ı), o zaman, sonra, artık erişti(kten), ulaştı(ktan), tamamladı(ktan) onların (bekleme) süreleri(ni), artık onları tutun, alıkoyun ma'rufla, iyilikle, örf ve adete uygun (olarak), veya onları serbest bırakın ma'rufla, iyilikle, örf ve adete uygun (olarak). Ve onları tutmayın zararla, zarar vererek, hakka tecavüz için (haklarını çiğneyerek haddinizi aşmayın). Ve kim yapar(sa) bunu, o zaman, sonra, artık, o taktirde olmuştu(r) zulmetti, haksızlık yaptı kendi nefsine. Ve edinmeyin Allah'ın âyetleri(ni) alay konusu, eğlence. Ve zikredin, hatırlayın Allah'ın ni'meti(ni) sizin üzerinize, size, ve indirdiği şey sizin üzerinize, size kitaptan, ve hikmet(i) (ki), size vazeder, öğüt verir, nasihat eder onunla (sizden öncekilere, size, ve sizden sonrakilere). Ve takva sahibi olun Allah'a (karşı). Ve bilin, biliniz olduğunu, Allah(ın) herşeyi Âlim'dir (en iyi bilen)!
Ve izâ tallaktumun nisâe fe belagne ecelehunne fe lâ ta’dulûhunne en yenkıhne ezvâcehunne izâ terâdav beynehum bil ma’rûf(ma’rûfi), zâlike yûazu bihî men kâne minkum yu’minu billâhi vel yevmil âhır(âhıri), zâlikum ezkâ lekum ve ather(atheru), vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve olduğu zaman, olduğunda boşadı(ğı)nız kadınlar(ı), o zaman, sonra, artık erişti(kten), ulaştı(ktan), tamamladı(ktan) onların (bekleme) süreleri(ni), o zaman, sonra, artık onlara engel olmayın nikâhlamak(larına) onların (kadınların) eşleri (ile), kocaları (ile), razı oldukları taktirde onlar aralarında, kendi aralarında marufla, iyilikle, örf ve adete uygun (olarak). İşte bu, işte böyle vazediliyor, öğüt veriliyor ona, onunla (sizden öncekilere, size, ve sizden sonrakilere), kim, kimse oldu, idi sizden îmân eder Allah'a, ve yevm'il ahire, ahir güne, son güne, sonraki güne, işte bu, işte böyle, daha iyi tezkiye olma(nız), arınma(nız) sizin için, ve daha (iyi, en iyi) temiz olma (temizlenmeniz).Ve Allah bilir, ve siz bilmezsiniz.
Vel vâlidâtu yurdı’ne evlâdehunne havleyni kâmileyni li men erâde en yutimmer radâah(radâate), ve alel mevlûdi lehu rızkuhunne ve kisvetuhunne bil ma’rûf(ma’rûfi), lâ tukellefu nefsun illâ vus’ahâ, lâ tudârra vâlidetun bi veledihâ ve lâ mevlûdun lehu bi veledihî ve alel vârisi mislu zâlik(zâlike), fe in erâdâ fısâlen an terâdın min humâ ve teşâvurin fe lâ cunâha aleyhimâ ve in eradtum en testerdıû evlâdekum fe lâ cunâha aleykum izâ sellemtum mâ âteytum bil ma’rûf(ma’rûfi), vettekullâhe va’lemû ennellâhe bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).
Ve anneler, süt emzirirler (nikâhlı olsun veya boşanmış olsun, doğan) kendi evlâtlarını iki sene tamamen, tam olarak (evet) iki (sene). (Bu hüküm) Kimse(ler) için(dir) istedi(yse) tamamlamak süt emzirme(yi). Ve üzerine(dir) onun (kendisi) için doğurulmuş olan(ların) (babaların, annelerin) onların rızıkları(nın), ve onların giyimleri(nin) ma'rufla, iyilikle, örf ve adete uygun (olarak). (Tukellef) Yükümlü tutulmasın (tutmayın) (hiç bir) nefs(i), (hiç bir) kişi(yi), (hiç bir) kimse(yi), (onun) kendi gücünün yettiğinden (fazlasıyla) zarara uğratılmasın (uğratmayın), anne (onun) kendi çocuğu ile, ve olmaz, olmasın onun için doğurulmuş olan (baba) (onun) kendi çocuğu ile. Ve mirasçının üzerinde (ki sorumluluk da) gibi(dir), aynı(dır) bu(nun). Fakat, o taktirde, artık eğer (ana ile baba) ikisi isterlerse (çocuklarınızı) sütten kesmek rıza alınarak, razı olarak (onların) ikisinde, ve müşavere ederek, görüşerek, fakat, o taktirde, artık günah, (evet) günah yoktur onların ikisi üzerine, ikisine. Ve eğer isterseniz (süt anne tutup) emzirtmek çocuklarınız(ı), fakat, o taktirde, artık günah yoktur sizin üzerinize,size teslim ettiğiniz zaman, emzirme ücretini ne karar) verdiğiniz şey(i) (süt anneye) ma'rufla, örf ve adete uygun olarak. Ve Allah'a karşı takva sahibi olun. Ve bilin (ki), Allah'ın ..... olduğunu(zu) yaptığınız şeyleri, yaptıklarınızı en iyi (çok iyi) gören(dir) (Basîr'dir)!
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 37.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 234-237
Vellezîne yuteveffevne minkum ve yezerûne ezvâcen yeterabbasne bi enfusihinne erbeate eşhurin ve aşrâ(aşran), fe izâ belagne ecelehunne fe lâ cunâhe aleykum fî mâ fealne fî enfusihinne bil ma’rûf(ma’rûfi), vallâhu bi mâ ta’melûne habîr(habîrun).
Ve o kimseler, onlar vefat ettirilirler, ölürler sizden, ve geriye bırakırlar eşler(i) dururlar, beklerler kendi kendileri ile, kendi kendilerine dört (ay) aylar(dan), ve on (gündür). Böylece, artık eriştiği zaman, tamamladığı zaman onların eceli, bekleme süresi, o zaman, böylece, artık, günah yoktur sizin üzerinize, size, şey(ler)de yaptılar onların kendileri hakkında ma'rufla, örf ve adete uygun olarak. Ve Allah, şeyleri (zulümleri) yapıyorsunuz (ya işte o şeylerden) (çok iyi) haberdar olan(dır) (Habîr'dir).
Ve lâ cunâhe aleykum fîmâ arradtum bihî min hitbetin nisâi ev eknentum fî enfusikum, alimallâhu ennekum se tezkurûnehunne ve lâkin lâ tuvâıdûhunne sirran illâ en tekûlû kavlen ma’rûfâ(ma’rûfen), ve lâ ta’zimû ukdeten nikâhı hattâ yeblugal kitâbu eceleh(ecelehu), va’lemû ennallâhe ya’lemu mâ fî enfusikum fahzerûh(fahzerûhu), va’lemû ennallâhe gafûrun halîm(halîmun).
Ve günah yoktur sizin üzerinize, size, (bekleme süresi içindeki kadınlara, onlar) hakkında ima ettiniz onu evlenme teklif etmekden kadın(lara), veya örttünüz, gizlediniz içinde, ... de (böyle bir arzuyu) sizin nefsleriniz, kendiniz. Bildi Allah, sizin ..... olduğunuzu onları (hep) zikredeceğinizi, hatırlayacağınızı. Ve lâkin, fakat (sakın) onlarla vaadleşmeyin, sözleşmeyin sır olarak, gizlice, ancak, den başka, hariç (üstü kapalı evlenme isteğiniz dışında), söylemeniz bir söz marufla, örf ve adete uygun olarak. Ve azmetmeyin akid, anlaşma nikâh oluncaya kadar, ulaşır, tamamlanır kitap(ta) (kitapta yazılı olan) onun eceli, onun süresi. Ve biliniz, Allah'ın ..... olduğunu bilir şeyi için(iz)de, ... de (olanı) sizin nefsleriniz, kendiniz! Artık O'ndan sakının. Ve biliniz, Allah'ın ..... olduğunu Gafûr (mağfiret eden, bağışlayan), Halim (yumuşak, sakin, ceza vermekte acele etmeyen)!
Lâ cunâha aleykum in tallaktumun nisâe mâ lem temessûhunne ev tefridû lehunne farîdâh(farîdâten) ve mettiûhunne alel mûsiı kaderuhu ve alel muktiri kaderuh(kaderuhu) metâan bil ma’rûf(ma’rûfi), hakkan alel muhsinîn(muhsinîne).
Günah yoktur sizin üzerinize, size, eğer boşarsanız kadın(ları) henüz kendilerine dokunmadı(ğı)nız, veya takdir ettiniz, tayin ettiniz (farz kıldınız) onlar için, onlara (ama geri veemediniiz) takdir edilen (farz kılınan) miktar, mehir. Ve onları metelandırın, faydalandırın eli geniş olan üzerine (zengin olana) muktedir olduğu (kendi kudreti) kadar, ve dar geçimli olan üzerine (fakir olana) muktedir olduğu (kendi kudreti) kadar meta, mal, fayda ma'rufla, örf ve adete uygun olarak, bir hakk olarak (kalmıştır) muhsinlerin üzerine, muhsinlere.
Ve in tallaktumûhunne min kabli en temessûhunne ve kadfaradtum lehunne farîdaten fe nısfu mâ faradtum illâen ya’fûne ev ya’fuvellezî bi yedihî ukdetun nikâh(nikâhı), ve en ta’fû akrabu lit takvâ ve lâ tensevul fadla beynekum innallâhe bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).
Ve eğer onları boşarsanız önceden, daha önceden onlara dokunma(dığı)nız, ve olmuştur size farz kılındı onlar için, onların takdir edilen (farz kılınan) miktar, mehir o zaman, o taktirde yarısı sizin farz kıldığınız miktar, mehir. Ancak, hariç (kadınların bunu) affetmeleri (alacaklaından vazgeçmeleri), veya (erkek) affeder (diğer yarısını da kadına bağıslar) ki o, kimse onun (erkeğin) elinde ahid(i), söz(ü), bağ(ı) nikâh. Ve sizin affetmeniz (diğer yarısını da sizin vermeniz) daha yakın(dır) takvaya, takva sahibi olmanıza. Ve unutmayın fazl(ı), fazilet(i) sizin aranızda. Muhakkak ki Allah, yaptığınız şey(ler)i en iyi gören(dir) (Basîr'dir).
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 38.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 238-245
Hâfizû alâs salavâti ves salâtil vustâ ve kûmû lillâhi kânitîn(kânitîne).
Hâfîz (olun), koruyucu, gözetici olun üzerine (bu namaza kesintisiz devam edin) salavât(a), mürşide ulaştıktan sonra, müridin nefsinin kalbine girmeye başlayan Allah'tan gelen 3. nur (ilk ikisi rahmet ve fazldır), (namazlara), ve salât-ı vusta(ya), en efdal, faziletli, en üstün, tavassut. Ve kalkın kıyam durun, Allah'a, Allah için kânitîn (olun), Allah'ın huzurunda huşû içinde ve saygı ile uzun süre durun!
Fe in hıftum fe ricâlen ev rukbânâ(rukbânen), fe izâ emintum, fezkurûllâhe kemâ allemekum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Fakat eğer (hayatî bir tehlikeden) korktunuz ise artık, o zaman (yaya) yürürken, veya binekte iken (namazınızı kılınız). Artık, nihayet emniyette olduğunuz (zaman), artık zikredin Allah'ı, gibi, o şekilde size öğretti(ği) şeyler olmadı(ğı)nı biliyorsunuz (Allah'ı nasıl zikredeceğinizi).
Vellezîne yuteveffevne minkum ve yezerûne ezvâcâ(ezvâcen), vasıyyeten li ezvâcihim metâan ilel havli gayre ıhrâc(ıhrâcın), fe in harecne fe lâ cunâha aleykum fî mâ fealne fî enfusihinne min ma’rûf(ma’rûfin), vallâhu azîzun hakîm(hakîmun).
Ve o kimseler, onlar vefat ettirilir(en) sizde(n), ve geriye bırakılır(ların) eşler, vasiyet olarak onların eşlerine, metalandırma (geçimini sağlama) bir seneye kadar (yurtlarından, yerlerinden, evlerinden, barınaklarından vs...) çıkarılmaksızın. Artık, buna rağmen eğer (eşleri, kendi arzularıyla evlerinden) çıkar(lar)sa, artık, o zaman günah yoktur sizin üzerinize, size, yaptıkları şeylerde (ma'rufla, örf ve adete uygun olarak) kendi nefslerinde, kendi kendine, kendilerinde. Ve Allah, Azîz'dir(üstündür), Hakîm'dir (hüküm sahibidir, hikmet sahibidir).
Ve lil mutallakâti metâun bil ma’rûf(ma’rûfi) hakkan alel muttekîn(muttekîne).
Ve boşanmış kadınlar(ın), meta, faydalanılan eşya, mal vs ma'rufla, iyilikle, örf ve adete uygun (olarak), hak(tır) (borçtur) üzerine takva sahipleri(nin).
Kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).
İşte böyle beyan ediyor, açıklıyor Allah sizin için, sizeq kendi âyetler(ini). Umulur ki böylece siz akıl edersiniz.
E lem tera ilellezîne haracû min diyârihim ve hum ulûfun hazaral mevti, fe kâle lehumullâhu mûtû summe innallâhe le zû fadlin alen nâsi ve lâkinne ekseren nâsi lâ yeşkurûn(yeşkurûne).
Görmedin mi o kimseleri, onları çıktılar kendi diyarlarından, yurtlarından, ve onlar binlerce(siydi) korku(yorlardı) ölü(mden)? O zaman, halbuki, oysa dedi (ki) onlara Allah: "Ölün." (Böylece öldüler). Sonra (da) onları diriltti. Muhakkak ki Allah, mutlaka, elbette sahip(idir) fazl(ın), fazl nuru(nun) insanlar üzerine. Ve lâkin, fakat daha çok, çoğu insanlar(ın) şükretmiyorlar.
Ve kâtilû fî sebîlillâhi va’lemû ennallâhe semîun alîm(alîmun).
Ve savaşın Allah'ın yolunda. Ve bilin Allah'ın ..... olduğunu Sem'î (en iyi işiten), Alîm (en iyi bilen).
Menzellezî yukridullâhe kardan hasenen fe yudâifehu lehû ed’âfen kesîrah(kesîraten), vallâhu yakbidu ve yebsut(yebsutu) ve ileyhi turceûn(turceûne).
Kim o kimse ki sahip, o ki sahip, yapan borç verir(se) Allah(a) kredi, borç güzel, artık, o taktirde, o (verdiği) artırılır, o (verdiği) ödenir, (verdiği) verilir ona (kendisine) kat kat çok olarak, çoğaltılarak. Ve Allah, (ilâhi kanun gereği kişinin rızkını) daraltır, ve genişletir. Ve O'na döndürüleceksiniz.
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 39.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 246-248
E lem tera ilel melei min benî isrâîle min ba’di mûsâ, iz kâlû li nebiyyin lehumub’as lenâ meliken nukâtil fî sebîlillâh(sebîlillâhi), kâle hel aseytum in kutibe aleykumul kıtâlu ellâ tukâtil(tukâtilû), kâlû ve mâ lenâ ellâ nukâtile fî sebîlillâhi ve kad uhricnâ min diyârinâ ve ebnâinâ fe lemmâ kutibe aleyhimul kıtâlu tevellev illâ kalîlen minhum vallâhu alîmun biz zâlimîn(zâlimîne).
Görmedin mi ileri gelenleri, eşrafı İsrailoğulları'ndan, (Hz.) Musa'dan sonra? Demişlerdi Peygamber(lerin)e onların: "Baas et, görevli kıl bizim için, bize melik(i), hükümdar(ı) (da) savaşalım Allah'ın yolunda." (O Peygamber de) Dedi (ki): "Sizden umulur mu, sizin yazılırsa, farz kılınırsa sizin üzerinize, size savaş savaşmazsınız." (İleri gelenler) Dediler: "Ve yoktur, olmaz (olamaz) bizim için savaşmamamız Allah'ın yolunda? Ve olmuştu biz çıkarıldık diyarımızdan, yurdumuzdan, ve oğullarımız (arasından, içinden, yanından)." Artık, fakat ..... olduğu zaman yazıldı, farz kılındı onların üzerine, onlara savaş yüz çevirdiler, hariç az(ı), pek az(ı) onlardan. Ve Allah, en iyi bilen(dir) (Alîm'dir) zalimleri, haksızlık edenleri.
Ve kâle lehum nebiyyuhum innallâhe kad bease lekum tâlûtemelikâ(meliken), kâlû ennâ yekûnu lehul mulku aleynâ ve nahnu ehakku bil mulki minhu ve lem yu’te seaten minel mâl(mâli), kâle innallâhestafâhu aleykum ve zâdehu bestaten fîl ilmi vel cism(cismi), vallâhu yu’tî mulkehu men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve dedi (ki) onlara onların Peygamber'i: "Muhakkak ki Allah, olmuştu beas etti, görevli kıldı sizin için, size Talut(u) melik (hükümdar) olarak." Dediler (ki): "Nasıl (olur), (evet) olur onun melik(liği), hükümdar(lığı) bizim üzerimize, bize? Ve biz daha çok hak sahibibi(yiz) (daha çok layıkız) melik(lik)e, hükümdar(lık)a ondan. Ve (de) verilmedi genişlik, (servetçe) bolluk maldan, varlıktan." (Peygamber de) Dedi (ki): "Muhakkak ki Allah onu (melik, hükümdar) seçti sizin üzerinize, ve ona artırdı genişlik, kuvvet, üstünlük ilimde, bilgide, ve cisim(inin) (vücutunun)." Ve Allah, verir mülkünü dilediği kimse(ye). Ve Allah, Vâsi'dir (ihatası geniş olan, Rahmeti ve İlmi herşeyi ihata eder), Alîm'dir (en iyi bilendir).
Ve kâle lehum nebiyyuhum inne âyete mulkihî en ye’tiyekumut tâbûtu fîhi sekînetun min rabbikum ve bakiyyetun mimmâ terake âlu mûsâ ve âlu hârûne tahmiluhul melâikeh(melâiketu), inne fî zâlike le âyeten lekum in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Ve dedi (ki) onlara onların Peygamber'i: "Muhakkak ki, şüphesiz âyet(i), mucize(si), belge(si), delil(i) onun melikliği(nin), size gelmesi tabut, (tahta) sandık onun içinde vardır sekînet, huzur, ferahlık Rabbinizden, ve bakiye, kalanlar şeylerden terketti, bıraktı (Hz.) Musa ailesi(nin), ve (Hz.) Harun ailesi(nin), onu (tabutu, tahta sandığı) taşıyacaklar melekler(dir). Muhakkak ki, şüphesiz içinde, de vardır, bu mutlaka âyet, delil, kanıt sizin için, eğer siz iseniz mü'minler."
Kur'an-ı Kerim 2.Cuz 40.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 249-252
Fe lemmâ fesale tâlûtu bil cunûdi, kâle innallâhe mubtelîkum bi neher(neherin), fe men şeribe minhu fe leyse minnî, ve men lem yat’amhu fe innehu minnî illâ menigterafe gurfeten bi yedih(yedihî), fe şeribû minhu illâ kalîlen minhum fe lemmâ câvezehu huve vellezîne âmenû meahu, kâlû lâ tâkate lenâl yevme bi câlûte ve cunûdih(cunûdihî), kâlellezîne yezunnûne ennehum mulâkûllâhi, kem min fietin kalîletin galebet fieten kesîraten bi iznillâh(iznillâhi), vallâhu meas sâbirîn(sâbirîne).
Böylece olduğu zaman ayrıldı(ğı) Talut, ile askerler, ordu (Kudüs'ten) dedi (ki): "Muhakkak (ki) Allah, sizi imtihan edecek bir nehir ile. Artık, bundan sonra , o taktirde kim içti(yse) ondan, artık, bundan sonra, o taktirde (o kimse) değil(dir) benden. Ve kim ona (doyacak kadar) doymaz (ise), artık, bundan sonra, o taktirde muhakkak ki o benden(dir), ancak, sadece, hariç avuçlayan kimse bir avuç kendi eliyle." Artık, bundan sonra, o taktirde, fakat içtiler ondan (o sudan doyana kadar), ancak, sadece, hariç az(ı), pek az(ı) onlardan. Bundan sonra, fakat, nitekim olunca onu(karşıdan karşıya nehiri) geçtiler o (Talut), ve onlar âmenû oldular, îmân ettiler (Allah'a ulaşmayı dilediler) onunla (Talut'la) beraber dediler: "Fakat, güç (takat) yok bizim bugün, Calut ile, Calut'a karşı, ve onun askerleri (ordusu ile) (savaşacak). " Dedi (ki) onlar, yakîn hasıl edenler, kesin olarak bilenler onların ..... olduğunu mülâki olanlar, kavuşanlar Allah(a): "Kaç tane, nice topluluk(lar)dan az(ı), pek az(ı), gâlip oldu, üstün geldi topluluk(a), grup(a) çok izni ile Allah(ın). Ve Allah, beraber(dir) sabredenler(le)."
Ve lemmâ berazû li câlûte ve cunûdihî kâlû rabbenâ efrig aleynâ sabren ve sebbit ekdâmenâ vensurnâ alel kavmil kâfirîn(kâfirîne).
Ve karşısına çıktıkları zaman (Talut'un askerleri), Calut'a (Calut'un karşısına), ve onun askerleri(nin) (ordusunun) (şöyle) dediler: "Rabbimiz boşalt, yağdır, indir (ver) üzerimize, bize sabır, ve sabit kıl ayaklarımızı (düşman karşısında), ve bize yardım et kavmine karşı kâfirler."
Fe hezemûhum bi iznillâhi, ve katele dâvudu câlûte ve âtâhullâhul mulke vel hikmete ve allemehu mimmâ yeşâu, ve lev lâ def’ullâhin nâse, bâ’dahum bi ba’din le fesedetil ardu ve lâkinnallâhe zû fadlin alel âlemîn(âlemîne).
Böylece, sonra, nihayet onları hezimete, yenilgiye uğrattılar Allah'ın izniyle. Ve öldürdü (Hz.) Davut (a.s) Calut(u). Ve Allah ona (Hz.Davut a.s'e) verdi, mülk, meliklik, hükümdarlık, ve hikmet. Ve ona (Hz.Davut a.s'e) öğretti şeylerden diledi(ği). Ve eğer olmasaydı Allah'ın, defetmesi, yok etmesi insanlar(ı) onların bir kısmı bir kısmı ile, diğerleri ile, mutlaka, elbette fesat çıktı (düzen bozuldu) arz(da), yeryüzü(nde). Ve lâkin, fakat Allah sahip(idir) fazl (fazilet) âlemlerin üzerine.
Tilke âyâtullâhi netlûhâ aleyke bil hakk(hakkı), ve inneke le minel murselîn(murselîne).
İşte o, onlar (bu, bunlar), Allah'ın âyetleri(ridir). O'nu tilâvet ediyoruz, okuyup açıklıyoruz, sana hak ile. Ve muhakkak ki sen (ey Muhammed), elbette, mutlaka, gerçekten gönderilen resûllerden(sin).
21 Ekim-29 Kasım 2014 Salı-Cumartesi
YK-44(Yunus Katı-Malatya)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder