Kur'an-ı Kerim
3.Cüz
2.Bakara Suresi 253.(286)Ayet'den 3.Âli İmrân Suresi 91.(200)Ayet'e Kadar
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 41.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 253-256
Tilker rusulu faddalnâ ba’dahum alâ ba’d(ba’din), minhum men kellemallâhu ve rafea ba’dahum derecât(derecâtin), ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhıl kudus(rûhıl kudusi), ve lev şâallâhu maktetelellezîne min ba’dihim min ba’di mâ câethumul beyyinâtu ve lâkinihtelefû fe minhum men âmene ve minhum men kefer(kefere), ve lev şâallâhu maktetelû ve lâkinnallâhe yef’alu mâ yurîd(yurîdu).
O resûller(den), (işte) Biz faziletli kıldık, üstün kıldık onların bir kısmı(nı) diğerlerinin üzerine, diğerlerine. Onlardan kim, kimi (kimiyle) Allah konuştu, ve yükseltti onların bir kısmı(nıda) dereceler(le). Ve Biz verdik, Meryem(in) oğlu İsa(ya) beyyineler(i), açıklamalar(ı), ispat vasıtaları(nı). Ve onu destekledik (doğruladık) Ruh'ûl Kudüs (ile) (takdis edilmiş) kutsal ruh ile (Cebrail a.s ile). Ve eğer Allah dileseydi, öldürmezler(di) (karşılıklı, birbirlerini), onlardan sonrakiler(e) sonradan onlara gelen şey beyyineler, deliller, ispat vasıtaları. Ve lâkin, fakat ayrılığa, ihtilâfa düştüler. Artık onlardan, o zaman onlardan kimi îmân etti, Allah'a ulaşmayı diledi, ve onlardan kimi (de) inkâr etti (Allah'a ulaşmayı dilemedi). Ve eğer Allah dileseydi, öldürmezler(di) (karşılıklı, birbirlerini). Ve lâkin Allah, yapar dilediği şeyi (Yef'alû yurîdû).
Yâ eyyûhellezîne âmenû enfikû mimmâ razaknâkum min kabli en ye’tiye yevmun lâ bey’un fîhi ve lâ hulletun ve lâ şefâah(şefâatun), vel kâfirûne humuz zâlimûn(zâlimûne).
Ey onlar âmenû oldular, Allah'a ulaşmayı dilediler (îmân ettiler)! İnfâk edin, Allah için harcayın (Allah için verin) şey(ler)den sizi rızıklandırdık (ya), önceden gelmesi(nden) (o) gün (kıyâmet günü) alışveriş yoktur onda, içinde, ve dostluk yoktur, ve şefaat (de) yoktur. Ve kâfirler, onlar zalimlerdir.
Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm(kayyûmu), lâ te’huzuhu sinetun ve lâ nevm(nevmun), lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fil ard(ardı), menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih(iznihî) ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe, vesia kursiyyuhus semâvâti vel ard(arda), ve lâ yeûduhu hıfzuhumâ ve huvel aliyyul azîm(azîmu).
(O) Allah (ki), ilâh yoktur ancak, sadece, (O)'(n)den(dan) başka (sadece O vardır). O, Hayy'dır (diri olandır, canlı olandır), Kayyum'dur (Zatı ile daimî ve Bâki olandır, herşeyi (kâinatı) idare edendir). O'nu almaz (O'na olmaz) (ne bir) uyuklama hali, ve (ne de bir) uyku yoktur, olmaz. O'nun(dur) göklerde olan şeyler, ve yeryüzünde olan şeyler (yani herşey O'nundur). Kim sahiptir (yetkiye sahiptir) o kimse ki, o ki şefaat eder, O'nun katında, yanında ancak, sadece, (Kendisin)den başka O'nun izni ile? Bilir (geçmiş ve geleceklerini) onların elleri arasında olan şeyler, onların önlerindeki, ve onların arkalarında olan şeyler(i). Ve ihata edemez(ler), kavrayamaz(lar) (algılayamazlar) bir şey, O'nun ilminden, ancak, hariç, (Kendisin)den başka (O'nun) dilediği şey, dilediği. (Geniştir) Kapladı, kuşattı, kapsadı O'nun kürsüsü semalar(ı), gökler(i), ve arz(ı), yeryüzü(nü). Ve O'na ağır, zor gelmez onları (o ikisini) (yerlerin ve göklerin dengesini korumak, gözetmek) koruma(k), muhafaza etme(k). Ve O (Allah), Âlâ'dır (çok uludur, çok yücedir), Azîm'dir (çok büyüktür).
Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lenfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
İcbar, zorlama yoktur dinde. Olmuştu (ayrılıp) beyan oldu, açığa çıktı, açıklandı, rüşd, irşad olma yolu, hidayet yolu, Allah'a ulaştıran yol, gayy yolundan, dalâlet yolundan, şeytana (yani) cehenneme ulaştıran yoldan. o zaman, böylece, artık kim inkâr eder (de) tagutu, insan ve cin şeytanları (şeytan ve şeytana ulaştıran yolu), ve îmân eder(se) Allah'a (mü'min olur, Allah'a ulaştıran yolu tercih ederse), o zaman, böylece, artık (o kişi), tutunmuştur (Allah'tan) bir kulpa sağlam (urvetûl vuskâya, mürşidin eline) kopma yoktur, olmaz (kopmaz) onda, onun. Ve Allah Sem'î'dir (en iyi işitendir), Alîm'dir (en iyi bilendir).
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 42.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 257-259
Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah dost(udur) onlar(ın), âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler), îmân ettiler (ya), onları (onların nefslerinin kalplerini) çıkarır zulmetten, karanlıklardan nura, aydınlığa. Ve onlar inkâr ettiler (kafir oldular), (evet işte) onların dostları tagut(tur), şeytan ve avanesi, insan ve cin şeytanlar (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) çıkarırlar nurdan, aydınlıktan zulmete, karanlıklara. İşte onlar, halk(ıdır), ehli(dir) ateş. Onlar, orada ebedî kalacak olanlar(dır).
E lem tera ilellezî hâcce ibrâhîme fî rabbihî en âtâhullâhul mulk(mulke), iz kâle ibrâhîmu rabbiyellezî yuhyî ve yumîtu, kâle ene uhyî ve umît(umîtu), kâle ibrâhîmu fe innallâhe ye’tî biş şemsi minel maşrıkı fe’ti bihâ minel magribi fe buhitellezî kefer(kefere), vallâhu lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
(On)... a bakmadın mı, görmedin mi o kimse (Nemrut), o (Nemrut) tartış(mış)tı İbrâhîm (a.s ile) onun Rabbi hakkında ona vermesi (sebebiyle azarak) Allah(ın) mülk, meliklik, hükümdarlık? (Ona Nemruta) Demişti (ki) İbrâhîm (a.s): "Benim Rabbim ki O, O ki, diriltir, ve öldürür." (O Nemrut da) Dedi (ki): "Ben (de) diriltirim, ve öldürürüm." Dedi (ki) İbrâhîm (a.s): "Öyleyse, işte muhakkak ki Allah, getirir Güneş'i şarktan, doğudan, o zaman, öyleyse, haydi (sen de) onu getir garbtan, batıdan." O zaman şaşırdı kaldı, afalladı (cevap veremedi) o kimse (Nemrut), o (Nemrut) (Allah'ı) inkâr etti (ya). Ve Allah, hidayete erdirmez kavim(ini), topluluk(unu) zalimler.
Ev kellezî merra alâ karyetin ve hiye hâviyetun alâ urûşihâ, kâle ennâ yuhyî hâzihillâhu ba’de mevtihâ, fe emâtehullâhu miete âmin summe beaseh(beasehu), kâle kem lebist(lebiste), kâle lebistu yevme ev ba’da yevm(yevmin), kâle bel lebiste miete âmin fenzur ilâ taâmike ve şerâbike lem yetesenneh, venzur ilâ hımârike ve li nec’aleke âyeten lin nâsi venzur ilâl izâmi keyfe nunşizuhâ summe neksûhâ lahmâ(lahmen), fe lemmâ tebeyyene lehu, kâle a’lemu ennallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Veya o kimse (Üzeyir a.s) gibi uğradı bir karyeye, beldeye, kasaba, ve o yıkık, çökmüş, harabe halinde çatıları üzerine (altı üstüne gelmiş), (Üzeyir a.s) dedi (ki): "Nasıl diriltecek, diriltir bu(nu) (bu kasabayı) Allah, sonra onun ölümü." Bunun üzerine Allah, onu (Üzeyir a.s) öldürdü yüz yıl, yüz sene. Sonra (da) onu (Üzeyir a.s) diriltti. (Allah) Dedi (ki): "Kaç, nice, ne kadar (ölü bir vaziyette, ölmüş bir şekilde) kaldın?" (O, Üzeyir a.s de) Dedi (ki): "Kaldım bir gün, veya günün bir kısmı (kadar)." (Allah) Dedi (ki): "Hayır, kaldın yüz yıl, yüz sene. O zaman, hemen, haydi bak yemeğine, ve içeceğin(e), bozulmadı, kokuşmadı. Ve bak merkebine. Ve (bu), seni kılmamız için(dir) bir âyet, bir mucize, ibret, belge (canlı bir ibret) insanlara. Ve bak kemiklere. Nasıl onu inşa ediyoruz, birleştiriyoruz (kemikleri birleştirerek iskeleti kuruyoruz) sonra onu giydiriyoruz et (ile)." Artık, böylece, olunca (merkep dirilip, eski haline gelince ve herşey) açığa çıktı, belli oldu ona (Üzeyir a.s'e), (Üzeyir a.s) dedi (ki): "Ben biliyorum, Allah'ın ..... olduğu(nu) herşeye kaadir, kudret sahibi."
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 43.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 260-264
Ve iz kâle ibrâhîmu rabbî erinî keyfe tuhyil mevtâ kâle e ve lem tu’min kâle belâ ve lâkin li yatmainne kalbî kâle fe huz erbeaten minet tayri fe surhunne ileyke summec’al alâ kulli cebelin minhunne cuz’en summed’uhunne ye’tîneke sa’yâ(sa’yen), va’lem ennallâhe azîzun hakîm(hakîmun).
Ve demişti (ki) İbrâhîm (a.s): "Rabbim, bana göster nasıl diriltiyorsun, hayy yapıyorsun (yeniden ruh veriyorsun) ölüler(e/i). (Allah) Dedi (ki): "Ve inanmıyor musun?" (Hz. İbrahim de) dedi (ki): "Hayır, bilâkis, tam aksi (evet inanıyorum). Ve lâkin, fakat tatmin olması için benim kalbim(in)." (Allah) Dedi (ki): "O zaman, öyleyse al, tut dört(ünü) kuşlardan, böylece, sonra (sen) yanına al, parçala, sonra kıl, yap, koy üzerine, ... e hepsi, her dağ(nin/ın) onlardan bir parça, sonra (da) onları çağır. Sana gelirler, gelecekler koşarak." Ve bil (ki), Allah'ın ..... olduğunu Azîz (üstün, güçlülerin en güçlüsü), Hakîm (hikmet sahibi)!
Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Durum(u), hal(i) (Allah için) infak ederler, verirler kendi mallarını Allah'ın yolunda; gibi(dir) durum(u), hal(i) (bir tek) tane(nin), tohum(un) yetiştirdi (verdi) yedi sünbüller, başaklar, içinde, ... de hepsi, herbiri sünbül(lerinde), başak(larında) yüz tane(nin), tohum(un). Ve Allah, kat kat arttırıp, verir kişi için, o kimseye (onun rızkını) diler(se). Ve Allah, Vâsi'dir (herşeyi kapsayandır, lütfu geniş olandır, lütfu bol olandır), Alîm'dir (en iyi bilendir).
Ellezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi summe lâ yutbiûne mâ enfekû mennen ve lâ ezen lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Onlar (Allah için) infâk ederler, verirler kendi mallarını Allah'ın yolunda; sonra tâbî kılmazlar, arkasından (minnet etmezler, başa kakmazlar) (Allah için) infâk ettikleri şey(in), verdikleri şey(in) minnet ettirerek, ve eza (ıstırap, eziyet) etmeyerek (davranırlarsa) onlara onların mükâfatları (ecirleri), yanında(dır), katında(dır) onların Rab'leri(nin). Ve korku yoktur onlara. Ve onlar mahzun (da) olmazlar.
Kavlun ma’rûfun ve magfiretun, hayrun min sadakatin yetbeuhâ ezâ(ezen), vallâhu ganiyyun halîm(halîmun).
Bir söz güzel, iyi, örfe uygun, ve mağfret, bağışlayıp iyi davranma, (daha) hayırlıdır (bir) sadakadan onu takip eder, arkasından gelir onu başa kakar(ak) eza ederek, eziyet vererek. Ve Allah, Gani'dir (zengindir, muhtaç olmayandır), Halîm'dir (sakindir, yumuşak olandır).
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tubtılû sadakâtikum bil menni vel ezâ, kellezî yunfiku mâlehu riâen nâsi ve lâ yu’minu billâhi vel yevmil âhır(âhıri), fe meseluhu ke meseli safvânin aleyhi turâbun fe esâbehu vâbilun fe terakehu saldâ(salden), lâ yakdirûne alâ şey’in mimmâ kesebû vallâhu lâ yehdîl kavmel kâfirîn(kâfirîne).
Ey onlar âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler), îmân ettiler! Bâtıl (iptal) etmeyin, boşa çıkarmayın sadakalarınızı minnet ile (başa kakarak), ve eza(yla) ( (Allah için) ), onlar gibi infâk eder, verir malını riya, gösteriş (için) insanlar(a), ve inanmaz(lar) Allah'a, ve yevm'il âhir(e), ahiret günü(ne), son gün(e), sonraki gün(e). O zaman, işte onun durumu; gibi(dir) onların misali (durumu) sert kaya(nın), onun üzerinde toprak (vardır), sonra, öyle ki ona isabet etti sağanak yağmur, şiddetli (yağmur), kuvvetli yağmur, o zaman, böylece (üzerindeki toprağın gidip), onu (tekrardan) terketti, onu (tekrardan) bıraktı sert, çorak, verimsiz kaya halinde. (Onlar) Muktedir olamazlar, elde edemezler bir şeye (şeyi) şey(ler)den (ya işte o) kazandılar. Ve Allah, hidayete erdirmez kavim(ini), topluluk(unu) kâfirler.
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 44.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 265-269
Ve meselullezîne yunfikûne emvâlehumubtigâe mardâtillâhi ve tesbîten min enfusihim ke meseli cennetin bi rabvetin esâbehâ vâbilun fe âtet ukulehâ dı’feyn(dı’feyni), fe in lem yusıbhâ vâbilun fe tall(tallun), vallâhu bimâ ta’melûne basîr(basîrun).
Ve durum(u), mesele(si), hal(i) onlar (Allah için) infâk ederler, verirler kendi malları(nı), istediler, talep ettiler Allah'ın rızası(nı), ve tespit ederek, sabit kılarak (sebat ederek) kendi nefslerinden, nefslerini; gibi(dir), qbenzer(idir) durum(u), mesele(si), hal(i) cennet(e), bahçe(ye) münbit yüksek (bir) tepede (ki), ona isabet etti sağanak (yağmur), şiddetli (yağmur), kuvvetli yağmur, o zaman (böylece) verdi ürününü, meyvesini iki kat. O zaman, fakat, hatta eğer ona isabet etmezse sağanak (yağmur), şiddetli (yağmur), kuvvetli yağmur, hatta çiselese bile. Ve Allah, şeyi (ya işte onu) yapıyorsunuz (Basîr'dir) en iyi gören(dir).
E yeveddu ehadukum en tekûne lehu cennetun min nahîlin ve a’nâbin tecrî min tahtihel enhâru, lehû fîhâ min kullis semarâti ve esâbehul kiberu ve lehu zurriyyetun duafâu fe esâbehâ ı’sârun fîhi nârun fahterakat kezâlike yubeyyinullâhu lekumul âyâti leallekum tetefekkerûn(tetefekkerûne).
İster mi (ki), temenni eder mi (ki) sizden biriniz, olmasını onun bir (cenneti) bahçe(si) hurmalıktan, ve üzümler, bağlar akar onun altından nehirler, orada onun vardır (bulunur) hepsinden, her tülü ürünler(i), meyveler(i), ve ona isabet etti yaşlılık, ihtiyarlık, ve onun vardır zürriyet(i), çocuklar(ı) zayıf, güçsüz. Sonra da ona (bahçeye), isabet etti (bir) kasırga onun içinde ateş vardır (bulunur), böylece (onu) yaktı. İşte böyle beyan ediyor, açıklıyor Allah, size âyetleri(ni). Umulur ki böylece siz düşünürsünüz, tefekkür edersiniz.
Yâ eyyuhâllezîne âmenû enfikû min tayyibâti mâ kesebtum ve mimmâ ahracnâ lekum minel ard(ardı), ve lâ teyemmemûl habîse minhu tunfikûne ve lestum bi âhızîhı illâ en tugmidû fîh(fîhî), va’lemû ennallâhe ganiyyun hamîd(hamîdun).
Ey o kimseler, onlar âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler), îmân ettiler! İnfâk edin, verin (ihtiyacı olanlara verin) temiz olanlardan, iyilerinden kazandığınız şeyler(den), ve şeylerden biz çıkardık sizin için arzdan, yerden. Ve yönelmeyin, kalkışmayın (meyletmeyin) kötü(sünden), fena(sından), kalitesiz(inden) ondan (ucuz ve düşük evsaflı şeyleri) infâk ediyorsunuz, veriyorsunuz, ve siz değilsiniz onu alacak olan ancak göz yummadan, gözü kapalı (gönül rahatlığıyla). Ve bilin Allah'ın ..... olduğunu, Gani (zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan), Hamid (hamdedilen).
Eş şeytânu yeidukumul fakra ve ye’murukumbil fahşâi vallâhu yeidukum magfireten minhuve fadlâ(fadlan), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Şeytan size vaadediyor fakirlik, ve size emrediyor kötülüğü, çirkin şeyleri, fuhşu. Ve Allah, size vaadediyor mağfiret, günahların sevaba çevrilmesi, bağışlanma ondan, kendisinden, ve fazl (fazilet). Ve Allah, Vâsi'dir (herşeyi kapsayandır, lütfu geniş olandır, lütfu bol olandır), Alîm'dir (en iyi bilendir).
Yu’til hikmete men yeşâu, ve men yu’tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ(kesîren), ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
Verir hikmet(i) kişi(ye), kimse(ye) (Allah) diler(se). Ve kime verilir(se) hikmet, o zaman, o taktirde, böylece olmuştu, olmuştur verildi bir hayır (daha) çok. Ve tezekkür edemez, düşünemez ancak, sadece, hariç, (n)den(/dan) başka(sı) ulûl'elbab, sırların sahipleri.
18 Ocak 2015
Pazar
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 45.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 270-274
Ve mâ enfaktum min nafakatin ev nezertum min nezrin fe innallâhe ya’lemuh(ya’lemuhu), ve mâ liz zâlimîne min ensâr(ensârın).
Ve infâk ettiniz, infâk ettiğiniz şey nafakadan, nafaka olarak, bir nafaka,veya nezrettiniz, adadınız nezirden, nezir olarak, bir nezir, bir adak, o zaman, o taktirde muhakkak (ki), mutlaka (ki) Allah, onu bilir. Ve yoktur zalimler için (yardımcılardan) bir yardımcı.
İn tubdûs sadakâti fe niimmâ hiy(hiye), ve in tuhfûhâ ve tu’tûhâl fukarâe fe huve hayrun lekum ve yukeffiru ankum min seyyiâtikum vallâhu bi mâ ta’melûne habîr(habîrun).
Eğer açıkça ortaya çıkarırsanız sadakalar(dan), o zaman, o taktirde, işte ne güzel o (davranışınız)! Ve onu (sadakayı) gizlerseniz, ve onu (sadakayı) verirsiniz fakirler(e) artık o hayırlıdır, daha (da) hayırlıdır sizin için. Ve örter (bağışlar) (Allah) sizden günahlarınızdan (bir kısmını). Ve Allah, (o) şeyleri yapıyorsunuz (ya), (işte onlardan) haberdar olan(dır).
Leyse aleyke hudâhum ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâu, ve mâ tunfikû min hayrin fe li enfusikum, ve mâ tunfikûne illebtigâe vechillâh(vechillâhi), ve mâ tunfikû min hayrin yuveffe ileykum ve entum lâ tuzlemûn(tuzlemûne).
Değil(dir) (ey Muhammed) senin üzerine (bir sorumluluk) onların hidayete ermesi. Ve lâkin, fakat Allah, hidayete erdirir kimse(yi) diledi(ği). Ve infâk ettiğiniz şey, ne infâk (ettiyseniz) hayırdan, o zaman, işte o kendi nefsiniz(edir), kendiniz için(dir). Ve (siz ey mü'minler), infâk ettiğiniz şey, ne infâk (ettiyseniz) sadece istedi(ği), diledi(ği) Allah'ın vechini (Zat'ını, Allah'ın Zat'ına ulaşmayı). Ve infâk ettiğiniz şey, ne infâk (ettiyseniz) hayırdan, vefa edilir, ödenir, karşılığı tam verilir (o) size, ve siz zulmedilmezsiniz, size haksızlık yapılmaz.
Lil fukarâillezîne uhsirû fî sebîlillâhi lâ yestatîûne darben fîl ardı, yahsebuhumul câhilu agniyâe minet teaffuf(teaffufi), ta’rifuhum bi sîmâhum, lâ yes’elûnen nâse ilhâfâ(ilhâfen), ve mâ tunfikû min hayrin fe innallâhe bihî alîm(alîmun).
Fakirler için(dir), fakirlere ait(dir), fakirlerin(dir), (infâklarınız ve sadakalarınız), onlar hasrettiler, adadılar Allah'ın yolunda, istidatları olmaz, güçleri yetmez dolaşarak (ticaret yapıp kazanmaya) yeryüzünde. Onları sanır(lar), onları zanneder(ler) cahiliye(ler) (köfü körüne inad ve Haktan uzaklaklaşma dönemi, İslâm öncesi insanlığın puta taptığı dönem, câhillik; kelime kökü bilgisizlik (cehl), terim olarak, İslâm öncesi ve İslâm dışı insanın ve toplumun yaşama tarzı, sefahat, isyan ve ahmaklık (hamakat) anlamlarını da taşır) zengin, iffetlerinden (ötürüdür ki). Onlar(ı) tanırsın (sen, ey Muhammed), onların yüzleri ile, yüzlerinden. İstemezler insanlar(dan) rahatsız ederek, zorla, ısrarla. Ve ne infâk ederseniz, ne verirseniz hayırdan, hayır olarak, o taktirde muhakkak ki Allah, onu en iyi bilen(dir).
Ellezîne yunfikûne emvâlehum bil leyli ven nehâri sirran ve alâniyeten fe lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Onlar infâk ederler, verirler kendi mallarını geceleyin, gece, ve gündüz, sır olarak, gizli olarak, ve alenî olarak, açıkça (aşikâr) (Allah yolunda), o zaman, o taktirde, işte onlar için vardır onların ecirleri, mükâfatları, yanında(dır), katında(dır) onların Rab'leri(nin). Ve korku yoktur onlara, ve onlar mahzun (da) olmazlar.
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 46.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 275-281
Ellezîne ye’kulûner ribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmullezî yetehabbetuhuş şeytânu minel mess(messi), zâlike bi ennehum kâlû innemal bey’u mislur ribâ, ve ehallallâhul bey’a ve harramer ribâ fe men câehu mev’izatun min rabbihî fentehâ fe lehu mâ selef(selefe), ve emruhû ilâllâh(ilâllâhi), ve men âde fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Onlar yerler riba, faiz, kalkmazlar ancak, sadece, den başka gibi kalkarlar ki o, o ki ona çarpar, onu hırpalar şeytan dokunmasından, çarpmasından (çarpılması). İşte bu, onların ..... olması sebebi ile(dir) dediler (ki): "Ama, fakat, ancak alışveriş gibi, benzer riba, faiz". Ve helâl kıldı Allah, alışveriş(i), ve haram kıldı (Allah), riba(yı), faiz(i). O zaman, artık, bundan sonra, kim ona, kendisine geldi bir öğüt kendi Rabbinden (ki o öğüte uyarak), o zaman, böylece, artık (faizi) vazgeçti, bıraktı, o taktirde onun(dur) geçen şey, geçmişte olan (önceden aldığı faiz), ve onun emri, onun işi, onun hakkındaki hüküm Allah'a, Allah'a ait(dir). Ve kim (de) döndü (faizciliğe), işte onlar, ateş ehli(dir), ateş halkıl(dır). (Ve) Onlar orada ebedî kalacak olanlar(dır).
Yemhakullâhur ribâ ve yurbîs sadakât(sadakâti), vallâhu lâ yuhıbbu kulle keffârin esîm(esîmin).
Azaltır, eksiltir (onun bereketini giderir) Allah, riba(yı), faiz(i), ve arttırır (onu bereketlendirir) (Allah), sadakalar(ı). Ve Allah sevmez, kâfirlerin hepsini (hiçbirini) günahkâr.
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve ekâmûs salâte ve âtevûz zekâte lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki onlar,o kimseler îmân ettiler, âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler), ve ıslâh edici, nefsi tezkiye edici amel yaptılar, ve ikame ettiler, hakkıyla yerine getirdiler namazı, ve verdiler zekât(ı), onlar için, onların vardır onların ecirleri, mükâfatları, yanında(dır), katında(dır) (onların) kendi Rab'leri(nin). Ve korku yoktur onlara, ve onlar mahzun (da) olmazlar.
Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe ve zerû mâ bakiye miner ribâ in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Ey o kimseler, onlar îmân ettiler, âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler)! Takva sahibi olun Allah'a karşı. Ve bırakın, terkedin (bakiyeyi almayın) şey(i) bakiye, arta kalan, sona kalan, geriye kalan (faizin bakiyesini) ribadan, faizden, eğer, ise(niz) siz (gerçek) mü'minler?
Fe in lem tef’alû fe’zenû bi harbin minallâhi ve resûlih(resûlihî), ve in tubtum fe lekum ruûsu emvâlikum, lâ tazlimûne ve lâ tuzlemûn(tuzlemûne).
O zaman, o taktirde, bundan sonra eğer (bunu) yapmazsanız, o taktirde bilin (ki) harbi, savaşı (savaşa hazır olun) Allah'tan, ve O'nun Resûl'ü(ünden). Ve eğer larıtövbe ettiniz (ise de) o zaman, artık, o taktirde sizin(dir) ana mallar(ı), ana pları ) (sermayeleri) sizin mallarınız(dan). (Ve) Zulmetmezseniz, haksızlık etmezseniz, ve zulmedilmezsiniz, haksızlığa uğramazsınız.
Ve in kâne zû usratin fe naziratun ilâ meysereh(meyseretin) ve en tesaddekû hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve eğer (borçlu), oldu sahip darlık, zorluk (borcunu ödeyemeyecek ise), o taktirde, o halde (bekleyerek) beklemek (gereklidir, geçirilmelidir zaman) ... (olana) e kadar kolaylık, bolluk. Ve (alacağınızı) sadaka etmeniz (bağışlamanız), (daha) hayırlı(dır) sizin için. Eğer siz, iseniz biliyorsunuz (keşke bilseydiniz).
Vettekû yevmen turceûne fîhî ilâllâhi summe tuveffâ kullu nefsin mâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
Ve sakının bir gün(den) döndürüleceksiniz onun içinde, onda (o gün) Allah'a, (ve) sonra vefa edilir, tam olarak (tamamen) ödenir hepsi nefs(e), kişi(ye) şeyler(in) kazandı(ğı) (iktisap ettiği derecelerin karşılığının). Ve onlar zulmedilmezler, haksızlığa uğramazlar.
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 47.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 282 ٌ
Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ tedâyentum bi deynin ilâ ecelin musemmen fektubûh(fektubûhu), velyektub beynekum kâtibun bil adl(adli), ve lâ ye’be kâtibun en yektube kemâ allemehullâhu felyektub, velyumlilillezî aleyhil hakku velyettekıllâhe rabbehû ve lâ yebhas minhu şey’â(şey’en), fe in kânellezî aleyhil hakku sefîhan ev daîfen ev lâ yestatîu en yumille huve felyumlil veliyyuhu bil adl(adli), vesteşhidû şehîdeyni min ricâlikum, fe in lem yekûnâ raculeyni fe raculun vemraetâni mimmen terdavne mineş şuhedâi en tedılle ıhdâhumâ fe tuzekkire ıhdâhumâl uhrâ ve lâ ye’beş şuhedâu izâ mâ duû, ve lâ tes’emû en tektubûhu sagîran ev kebîran ilâ ecelih(ecelihî), zâlikum aksatu indallâhi ve akvemu liş şehâdeti ve ednâ ellâ tertâbû illâ en tekûne ticâreten hâdıraten tudîrûnehâ beynekum fe leyse aleykum cunâhun ellâ tektubûhâ ve eşhidû izâ tebâya’tum, ve lâ yudârra kâtibun ve lâ şehîd(şehîdun), ve in tef’alû fe innehu fusûkun bikum, vettekûllâh(vettekûllâhe), ve yuallimukumullâh(yuallimukumullâhu), vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Ey onlar âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler) îmân ettiler! Olduğu zaman, olunca birbirinize borçlandınız bir borç ile bir süreye kadar isimlendirilmiş, belirlenmiş o zaman, olunca onu yazın (senet yapın). Ve yazsın sizin aranızda (bir) kâtip, yazıcı adalet ile. Ve çekinmesin kâtip, yazıcı yazmanız gibi ona öğretti Allah, böylece, aynı şekilde yazsın. Ve imlâ ettirsin, yazdırsın ki o onun üzerinde, üzerine hak (borçlu). Ve Allah'a karşı takva sahibi olsun (ve Allah'tan çekinsin) (onun) Rabbi, ve eksiltmesin ondan birşey. Artık, fakat eğer, olursa ki o, o onun üzerinde hak (borçlu), sefih, akılsız, akıl edemeyen, veya küçük, güçsüz (zayıf), veya muktedir değil (söyleyip) yazdırmaya o, o zaman, o taktirde yazdırsın onun velisi adalet ile. Ve şahitler tutun iki (kişiyi) şahit erkeklerinizden. Fakat bulunmuyorsa, bulunamıyorsa iki erkek, o zaman, o taktirde bir erkek, ve iki kadın (şahit) (ki) o kimselerden, onlardan razı olacağınız şahitlerden; dalâlette olması, unutması ikisinden birisi, onlardan birisi, o taktirde, o zaman hatırlatır ikisinden birisi, onlardan birisi diğeri. Ve kaçınmasın(lar) şahitler olduğu zaman, olunca davet edildikleri şey (şahitlik). Ve usanmayın, üşenmeyin onu yazmanız küçük (olsun), veya büyük (olsun) (onun) onu (borcun) vadesine kadar. İşte bu, en adaletli Allah'ın katında, ve en sağlam şahitlik için, şahitliğe, ve daha (en) yakın (olandır) şüphe etmemeniz (için). Ancak, hariç olmanız ticaret(te) hazır olan onu tedvir ediyorsunuz, onu devrediyorsunuz kendi aranızda (yani alım-satım), o taktirde, o zaman değil, yoktur sizin üzerinize bir günah onu yazmamanız (halinde de). Ve şahit tutun alışveriş (alım-satım), anlaşma yaptığınız zaman (da). Ve zarar verilmesin kâtip(e), yazıcı(ya), ve şahitler(e) (de) olmasın. Ve eğer yaparsanız (zarar verirseniz), o zaman, o taktirde, bundan sonra muhakkak ki o, mutlaka o (bir) fısktır size, kendinize (sizin için). Ve takva sahibi olun Allah(a) (karşı). Ve size öğretiyor Allah. Ve Allah, herşeyi en iyi bilen(dir) (Âlim'dir).
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 48.Sayfa 2.Sure Bakara Suresi Ayet 283-286
Ve in kuntum alâ seferin ve lem tecidû kâtiben fe rihânun makbûdah(makbûdatun), fe in emine ba’dukum ba’dan felyueddillezî’tumine emânetehu velyettekıllâhe rabbeh(rabbehu), ve lâ tektumûş şehâdeh(şehâdete), ve men yektumhâ fe innehû âsimun kalbuh(kalbuhu), vallâhu bi mâ ta’melûne alîm(alîmun).
Ve eğer siz, iseniz, olduysanız seferde, yolculukta, ve bulamadınız bir kâtip (de), bir yazıcı (da), o zaman, o taktirde (borçludan) rehinler kabzedilmiş, tutulmuş, alınmış olan (yeter), emin olduğunuz taktirde sizin bir kısmınız bir kısmın(ız)a (güven duyuyorsanız), böylece, o halde ödesin ki o itimat edildi, güven duyuldu onun emanetini (borcunu). Ve Allah'a karşı takva sahibi olsun, ve Allah'tan sakınsın onun Rabbi )olan). Ve gizlemeyin şahitlik(i) (de). Ve kim onu (şahit olduğu şeyi) ketmeder(se), saklar(sa), gizler(se), o zaman, o taktirde muhakkak ki o günahkâr(dır) onun kalbi. Ve Allah, (işte o) şeyleri yapıyorsunuz (ya) en iyi bilen(dir) (Âlim'dir).
Lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve in tubdû mâ fî enfusikum ev tuhfûhu yuhâsibkum bihillâh(bihillâhu), fe yagfiru limen yeşâu ve yuazzibu men yeşâu, vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Allah'ın(dır), Allah'a ait(dir) göklerde bulunan şeyler, ve yeryüzünde bulunan şeyler (yani herşey ama herşey). Ve eğer siz açıklarsanız, açıklasanız nefslerinizde, içinizde olan(ı), veya onu gizlersiniz (de), sizi hesaba çeker onunla, Allah. O zaman, o taktirde, artık mağfiret eder, bağışlar, günahları (örter) kimseyi diler(se), ve azap eder kim(e), kimse(ye) (de) diler(se). Ve Allah, herşeye kudret sahibi(dir), gücü yeten(dir) (Kaadir'dir).
Âmener resûlu bimâ unzile ileyhi min rabbihî vel mu’minûn(mu’minûne), kullun âmene billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulih(rusulihî), lâ nuferriku beyne ehadin min rusulih(rusulihî), ve kâlû semi’nâ ve ata’nâ gufrâneke rabbenâ ve ileykel masîr(masîru).
Îmân etti, inandı Resûl, şeye indirildi ona onun Rabbinden, ve mü'minler (de), hepsi îmân etti, inandı Allah'a; ve onun meleklerine, ve onun kitaplarına, ve onun resûllerine. "(Biz), Fark gözetmeyiz, ayırmayız arasında biri(ni) (diğerinden) O'nun resûllerinden. Ve dediler (ki): "Biz işittik, ve biz itaat ettik! Senin mağfiret etmen(i) (dileriz), Rabbimiz. Ve Sana(dır) masîr, varış, ulaşma, seyr-i sülûk (Sana doğru yola çıkarız ve Sana ulaşırız).”
Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ, rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehu alellezîne min kablinâ, rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih(bihî), va’fu annâ, vagfir lenâ, verhamnâ, ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirîn(kâfirîne).
Mükellef kılmaz, sorumlu tutmaz Allah, nefs(i), kişi(yi), kimse(yi) ancak, sadece, den başka onun gücü (kadarıyla), kapasitesi (kadarıyla). Onun kazandığı şeyler (dereceler), ve (sorumluluğu) onun üzerinde(dir) (kazandığı negatif şeyler (dereceler, iktisap ettiği dereceler) (de). Rabbimiz, bizi aheze etme, sorgulama eğer, şâyet unuttuysak, veya hata yaptık (ise). Rabbimiz, ve yükleme bizim üzerimize, bize zorluk, güçlük gibi onu yükledin o kimselere, onlara bizden önce(ki). Rabbimiz, ve bize yükleme bizim takat, güç yetiremeyeceğimiz şeyi ona (onu). Ve (bizden günahlarımızı) affet, ve mağfiret et, günahlarımızı sevaba (çevir) bizi, bize, bizim için, ve bize rahmet et, Rahîm esması ile (bize tecelli et, rahmet nurunu gönder). Sen bizlm Mevlâmız'sın. Artık bize yardım et kâfirler kavmine karşı.
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 49.Sayfa 3.Sure Âli İmrân Suresi Ayet 1-9
Bismillâhir rahmânir rahîm.
Allah'ın ismi ile, Rahmân ve Rahîm olan, Rahîm esması ile tecelli eden, rahmet nuru gönderen.
Elif lâm mîm.
Elif, Lâm, Mîm.
(Bu harfler mukattaa harfleridir. Allah'ın bu surede özel bir sayısal değerle kullandığı harflerdir).
Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm(kayyûmu).
(O) Allah (ki), ilâh yoktur ancak, sadece, (O)'(n)den(dan) başka (sadece O vardır). O, Hayy'dır (daima hayattadır), Kayyum'dur (ezelî ve ebedî olandır, herşeyi yönetendir/idare edendir).
Nezzele aleykel kitâbe bil hakkı musaddikan limâ beyne yedeyhi ve enzelet tevrâte vel incîl(incîle).
Parça parça, kısım kısım (âyet âyet) indirdi sana (ey Muhammed) Kitap(ı) (Kur'ân'ı). Hak ile tastik eden, şeyi arasında onun elleri (elleri arasında, ellerinde, önlerinde) (ki kitapları). Ve indirdi Tevrat(la), ve İncil(i) (de).
Min kablu huden lin nâsi ve enzelel furkân(furkâne), innellezîne keferû bi âyâtillâhi lehum azâbun şedîd(şedîdun), vallâhu azîzun zuntikâm(zuntikâmin).
Önceden, daha önce hidayete erdiren, hidayete vesile olan, hidayete erdirici olarak insanlar için (Tevrat'ı ve İncil'i indirdi), ve (ardından da) indirdi Furkan'ı (Hakkı bâtıldan ayıran, Furkan/Kur'ân'ın diğer ismi). Muhakkak ki onlar, inkâr ettiler, örttüler Allah'ın âyetlerini. Onlar için(dir) şiddetli azap (vardır). Ve Allah Azîz'dir(üstündür), intikam sahibi(dir) (intikam alandır).
İnnallâhe lâ yahfâ aleyhi şey’un fîl ardı ve lâ fîs semâ’(semâi).
Muhakkak ki Allah(a) gizli değildir, O'na bir şey, hiçbir şey, yeryüzünde, ve semâda, gökte (de)...
Huvellezî yusavvirukum fîl erhâmi keyfe yeşâ’(yeşâu), lâ ilâhe illâ huvel azîzul hakîm(hakîmu).
O (Allah) ki, sizi tasvir eder, şekil verir, şekillendirir rahimlerde, rahimler içinde nasıl dilerse. İlâh yoktur ancak, sadece, (O)'(n)den(dan) başka (sadece O vardır). O, Azîz'dir (üstündür, galipdir), Hakîm'dir (hükmedicidir, hikmet sahibidir).
Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
O (Allah) ki, indirdi sana (ey Muhammed) Kitap(ı) (Kur'ân'ı). Ondan âyetler muhkemdir (hüküm ihtiva edendir, mânâsı açık olandır, kesin hükmedilmiş olandır), onlar bütün semavî kitapları ihtiva eden ana Kitap(ın) (esasıdır), ve diğerleri, (âyetler) muteşâbihtir (tevile tâbîdir, yoruma açıkdır). Fakat onlar (evet) onların kalplerinde vardır eğrilik (bâtıla meyil), bu sebeble tâbî olurlar muteşâbih olanlara, yorum gerektirenlere. Ondan amaç edindi(ler) istedi(ler) fitne (çıkarmak için), ve amaç edindi(ler), istedi(ler) onun tevilini, açıklamasını, yorumunu (yapmak). Ve bilmez onun tevilini, açıklamasını, yorumunu Allah'tan başka (kimse), (ve) rûsuh sahipleri (de) ilimde derler (ki): "Biz O'na inandık, O'na îmân ettik, hepsi Rabbimiz'in katından(dır)", ve (onlar da) tezekkür edemezler, anlamını çıkartamazlar, ancak, sadece Ulûl'elbab (lübblerin, daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).
Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahmeh(rahmeten), inneke entel vehhâb(vehhâbu).
Rabbimiz, saptırma, kaydırma kalplerimizi, sonra bizi hidayete erdirdiğin zaman. Bize vehbi olarak ihsan et, bağışla senin katından rahmet. Muhakkak ki sen, (evet) sen Vehhab'sın (vehbi olarak bağışlayansın, ihsan edensin, hak kazanmadan verensin, karşılıksız verensin).
Rabbenâ inneke câmiun nâsi li yevmin lâ raybe fîh(fîhî), innallâhe lâ yuhliful mîâd(mîâde).
Rabbimiz, muhakkak ki Sen(sin) toplayan, toplayacak olan insanlar(ı), o günde şek, şüphe yok (evet) onun hakkında. Muhakkak ki Allah, değiştirmez, dönmez vaad edilen(den), vaad edilen şey(den).
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 50.Sayfa 3.Sure Âli İmrân Suresi Ayet 10-15
İnnellezîne keferû len tuğniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â(şey’en), ve ûlâike hum vekûdun nâr(nâri).
Muhakkak ki inkâr edenler, kâfirler, asla fayda etmez, onlardan (evet) onların malları, ve değil, olmaz, ve onların evlâtları (da), Allah'tan (gelen) bir şey(e) (azaba karşı). Ve işte onlar, (evet) onlar yakacak(larıdırlar) , yakıt(larıdırlar) ateş(in).
Ke de’bi âli fir’avne, vellezîne min kablihim kezzebû bi âyâtinâ, fe ehazehumullâhu bi zunûbihim vallâhu şedîdul ıkâb(ıkâbi).
(Onların durumu) Gibi(dir), benzer(idir), durumu gibi(dir) Firavun ailesi(nin), ve onlar, ve o kimseler onlardan önce(kiler). Tekzip ettiler, yalanladılar âyetlerimizi, bunun üzerine Allah, onları yakaladı günahları ile, günahları sebebiyle. Ve Allah(ım) ikâbın (azabın) şiddeti(dir), ikâbı (azabı) şiddetli (olansın).
Kul lillezîne keferû se tuglebûne ve tuhşerûne ilâ cehennem(cehenneme), ve bi’sel mihâd(mihâdu).
(Ey Muhammed!) De (ki), söyle (ki) kâfir olanlara: "Yakında yenileceksiniz (mağlup olacaksınız), ve toplanacaksınız cehenneme (cehennemde)." Ve (o) ne kötü (bir) döşek(tir).
Kad kâne lekum âyetun fî fieteynil tekatâ fietun tukâtilu fî sebîlillâhi ve uhrâ kâfiratun yeravnehum misleyhim ra’yel ayn(ayni), vallâhu yûeyyidu bi nasrihî men yeşâ’(yeşâu) inne fî zâlike le ibreten li ulîl ebsâr(ebsâri).
Olmuştu(r) sizin için (bir) âyet, (bir) ibret, iki topluluk (fırka) hakkında, toplulukta (fırkada) çarpıştı (ya Bedir savaşında). Bir topluluk (fırka) savaşıyor Allah'ın yolunda (Allah yolunda), ve diğeri kâfir (olan fırka), inkârcı (olan fırka), onları görüyor onların (kendilerinin) iki misli (bizzat) gözleri ile görüyor. Ve Allah destekler, kuvvetlendirir kendi yardımı ile, dilediği kimse(yi). Muhakkak ki bunda, vardır elbette, mutlaka ibret basîret sahipleri için (ulûl ebsar için).
Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
Süslü gösterildi insanlara, sevgi(den), muhabbet(den) şehvetler, nefsin aşırı düşkünlükleri "kadınlardan, kadınlara, ve oğullara, ve kantarlarca, kantar kantar biriktirilmiş altından, altın(a), ve gümüş(e), ve atlar(a) (evet) salma atlar(a), ve hayvanlar(a), davarlar(a), ve ekinler(e)." Bunlar, meta(larıdır), fayda(larıdır), menfaat(leridir) hayat(ının) dünya. Ve Allah, O'nun yanında(ki) (O'nun katındaki) güzel, en güzel sığınılacak yer(dir), sığınak(tır).
Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi).
(Ey Muhammed!) De (ki), söyle (ki): "Size haber vereyim mi hayırlısı(nı) bundan (daha)? İçin, o kimseler (onlar için) takva sahibi oldu(lar) (ya), Rabb'lerinin katında, cennetler (ki) akar onun altından nehirler (bu) orada, içinde devamlı kalacak olanlar (içindir); ve eşler temiz, tertemiz, ve rıza, razı olma Allah'tan (vardır)." Ve Allah, en iyi gören(dir) (Basîr'dir) kullarını.
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 51.Sayfa 3.Sure Âli İmrân Suresi Ayet 16-22
Ellezîne yekûlune rabbenâ innenâ âmennâ fagfir lenâ zunûbenâ ve kınâ azâben nâr(nâri).
Onlar (takva sahipleri) derler (ki): “Rabbimiz, muhakkak ki biz (evet) biz âmenû olduk (mü’min olduk, îmân ettik), artık bizi mağfiret et günahlarımızı (sevaba çevirerek), (ve) bizi koru ateşin azabı(ndan).”
Es sâbirîne ves sâdıkîne vel kânitîne vel munfikîne vel mustagfirîne bil eshâr(eshâri).
(Onlar), sabredenler, ve sadıklar (Allah ile olan ahdlerine sadık olanlar, ahdlerine vefa edenler), ve kânitîn olanlar (Allah’ın huzurunda saygı ile duranlar), ve infâk edenler (Allah için verenler), ve mağfiret dileyenler(dir) (günahlarının sevaba çevrilmesini dileyenlerdir) seher vakitlerinde.
Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ huve, vel melâiketu ve ulûl ilmi kâimen bil kıst(kıstı), lâ ilâhe illâ huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Allah, şahitlik etti, şehâdet etti: Muhakkak ki O, ilâh yoktur O'ndan başka. Ve melekler, ve ilim sahipleri (de) (kendilerine Allah tarafından ilim verilenler de) adalet ile yerine getirdi (kâim oldular,şahit oldular) (ki), ilâh yoktur O'ndan başka, (O) Azîz'dir, Hakîm'dir ( hüküm sahibidir).
12 Şubat 2015
Perşembe
İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).
Muhakkak ki dîn, Allah'ın indinde, katında İslâm(dır) (teslim dînidir). Ve ihtilâfa düştükleri şey, onlar (evet onlar) kitap verilenler, ancak, ...dan, sonra onlara gelen şey ilim(bilgi), hased (fesad) kendi aralarında(ki) (nedeniyledir). Ve kimse, kim örter(se), (inkâr ederse, küfre düşerse) Allah'ın âyetlerini, o zaman (o taktirde), muhakkak ki Allah, hesabı seri (çabuk) gören(dir) (serî-ul hısaptır).
Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle (ey Muhammed) tartışırlarsa o zaman (onlara) de (ki), söyle (ki): "Ben teslim ettim vechimi, fizik vücudumu Allah'a, ve bana tâbî olan kimseler (de)." Ve de (ki), söyle (ki) onlara, o kimselere kitap verilenler, ve ümmiler, kitap verilmeyenler: "Siz (de vechinizi, fizik vücudunuzu ), (Allah'a) teslim oldunuz mu (ettiniz mi)?" O zaman, eğer teslim etilerse, o taktirde, hidayete ermişler(dir). Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sadece sana düşen tebliğ(dir), bildirme(dir). Ve Allah, en iyi gören(dir) kullarını (basîrun ibâd).
İnnellezîne yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnen nebiyyîne bi gayri hakkın ve yaktulûnellezîne ye’murûne bil kıstı minen nâsi, fe beşşirhum bi azâbin elîm(elîmin).
Muhakkak ki onlar, inkâr ediyorlar Allah'ın âyetlerini, öldürüyorlar, ve peygamberlerini haksız yere, ve öldürüyorlar onlar emrediyorlar adalet ile insanlardan artık onları müjdele (ey Muhammed): "elîm azap ile."
Ulâikellezîne habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhirah(âhirati), ve mâ lehum min nâsırîn(nâsırîne).
İşte onlar (evet) onlar heba oldu, boşa gitti onların amelleri dünyada, ve ahiret(te). Ve onlar için yoktur (yardımcılardan) bir yardımcı (nâsırîn).
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 52.Sayfa 3.Sure Âli İmrân Suresi Ayet 23-29
E lem tera ilellezîne ûtû nasîben minel kitâbi yud’avne ilâ kitâbillâhi li yahkume beynehum summe yetevellâ ferîkun minhum ve hum mu’ridûn(mu’ridûne).
Görmedin mi (işte) onlar(ı) nasip verildi (ya) Kitap'tan? Davet edilirler, çağrılırlar Allah'ın Kitab'ına hüküm vermek için, hükmetmek için kendi aralarında. Sonra yüz çevirirler, dönerler bir fırka, bir grup, topluluk onlardan, ve onlar yüz çevirenler, dönenler(dir).
Zâlike bi ennehum kâlû len temessenen nâru illâ eyyâmen ma’dûdât(ma’dûdâtin), ve garrahum fî dînihim mâ kânû yefterûn(yefterûne).
Bu, (onların) sebebiyle(dir) (şöyle) dediler (ki): "Asla bize dokunmaz (dokunamaz, dokunmayacak) ateş ...'den başka sayılı günler('den başka)." Ve onları, kendilerini aldattı (gârra-hûm), dînleri hakkında(ki) iftira etmiş oldukları şeyler.
Fe keyfe izâ cema’nâhum li yevmin lâ raybe fîhi ve vuffiyet kullu nefsin mâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
O zaman, artık, o halde, hasıl, halleri nasıl olacak? Onları topladığımız zaman o gün için onun hakkında şüphe yoktur, olmaz, ve ödenir, karşılığı verildi (yuffîyet), her nefs(e), herkes(e) kazandığı şey(in). Ve onlara (onlar), zulm (zulüm) olunmazlar, haksızlığa uğramazlar (lâ-yuzlemûne).
Kulillâhumme mâlikel mulki tû’til mulke men teşâu ve tenziul mulke mimmen teşâ’(teşâu), ve tuizzu men teşâu ve tuzillu men teşâ’(teşâu, bi yedikel hayr(hayru), inneke alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
(Ey Muhammed)! De (ki), söyle (ki): " Allah'ım mülkün maliki, sahibi (olan). Mülkü verirsin dilediğin kimseye, ve mülkü (geri) alırsın dilediğin kimseden (de). Ve aziz kılarsın dilediğin kimseyi, ve zelil edersin dilediğin kimseyi (de). 'Hayır' Senin elinde(dir)." Muhakkak ki Sen, her şeye kaadir(sin), kudret sahibi(sin).
Tûlicul leyle fîn nehâri ve tûlicun nehâra fîl leyl(leyli), ve tuhricul hayya minel meyyiti ve tuhricul meyyite minel hayy(hayyi), ve terzuku men teşâu bi gayri hısâb(hısâbın).
Geceyi sokarsın gündüzün içine, ve gündüzü sokarsın gecenin içine (de). Ve canlıyı çıkarırsın ölüden, ve ölüyü çıkarırsın canlıdan (da). Ve rızıklandırırsın, dilediğin kimseyi, hesapsız (gayri-l hısâb).
Lâ yettehizil mu’minûnel kâfirîne evliyâe min dûnil mu’minîn(mu’minîne), ve men yef’al zâlike fe leyse minallâhi fî şey’in illâ en tettekû minhum tukâta(tukâten), ve yuhazzirukumullâhu nefseh(nefsehu), ve ilallâhil masîr(masîru).
Edinmesin, mü'minler kâfirleri dostlar (evliyâe) (yani) mü'minlerden başkasını . Ve ki)m yaparsa bunu , o zaman değildir Allah'dan bir şeyde (rahmet ve fazlda). Sakınmak için (dost) olması hariç onlardan korunmak. Ve Allah, sizi sakındırır onun kendisi (takva sahibi olmanızı ister). Ve dönüş Allah'adır (ruhun ulaşacağı makam, Allah'ın Zat'ıdır).
Kul in tuhfû mâ fî sudûrikum ev tubdûhu ya’lemhullâh(ya’lemhullâhu), ve ya’lemu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
(Ey Muhammed)! De (ki), söyle (ki): "Eğer gizleseniz sinelerinizde olan(ı), veya onu açıklarsınız (da), Allah onu bilir. Ve (Allah) bilir, göklerde olan şeyleri, ve yerde olan şeyleri." Ve Allah, her şeye kaadir(dir) ( kudret sahibidir).
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 53.Sayfa 3.Sure Âli İmrân Suresi Ayet 30-37
Yevme tecidu kullu nefsin mâ amilet min hayrin muhdâran, ve mâ amilet min sû’(sûin), teveddu lev enne beynehâ ve beynehû emeden baîdâ(baîden), ve yuhazzirukumullâhu nefseh(nefsehu), vallâhu raûfun bil ıbâd(ıbâdi).
O gün, bulur her nefs, herkes ne yaptı ise, yaptığı şeyler, ne yaptıysa hayırdan hazırlanmış, hazır olarak (onu) (yani dünya hayatındayken tüm yaptıklarını film şeridi gibi hepsini görür). Ve ne yaptı ise, yaptığı şeyler,yaptıkları kötülükten, temenni eder, dua eder, ister keşke ... olsa, ... olmasını onun (kendisi ile) arasında, ve onun (günahları ile) arasında uzak bir mesafe. Ve Allah sizi sakındırır, nefsinden, kendisinden sakındırır (Takva sahibi olmanızı, ölmeden önce, ruhunuzu Allah'a ulaştırmanızı ister). Ve Allah Raûf’tur (şefkatlidir, merhametlidir), kullarına (karşı).
Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
(Ey Muhammed)! De (ki), söyle (ki): " Eğer, siz ... iseniz Allah'ı seviyorsunuz, o taktirde bana tâbî olun (ki) Allah (da) sizi sever, ve size mağfiret eder (sevaba çevirir, yâgfir) sizin günahlarınız(ı)." Ve Allah, Gâfûr(dur) (mağfiret edendir, günahları sevaba çevirendir), Rahîm(dir) (Rahîm esması ile tecelli edendir, Râhmet nuru gönderendir).
Kul etîûllâhe ver resûl(resûle), fe in tevellev fe innallâhe lâ yuhibbul kâfirîn(kâfirîne).
(Ey Muhammed)! De (ki), söyle (ki): " Allah'a itaat edin, ve Resûl'e (elçiye)." Bundan son, eğer, dönerlerse, (o taktirde) muhakkak ki Allah, kâfirleri sevmez.
İnnallâhestafâ âdeme ve nûhan ve âle ibrâhîme ve âle imrâne alel âlemîn(âlemîne).
Muhakkak ki Allah seçti, Hazreti Âdem(i), ve Hazreti Nuh(u), ve Hazreti İbrâhîm'in ailesini, ve İmran ailesini, âlemlerin üstüne.
Zurriyyeten ba’duhâ min ba’d(ba’din), vallâhu semîun alîm(alîmun).
Zürriyyet olarak, nesil olarak onun (onların) bazıları bazılarından(dır) (birbirindendir). Ve Allah, Semî(dir) (en iyi işitendir), Alîm(dir) (en iyi bilendir).
İz kâlet imraetu ımrâne rabbi innî nezertu leke mâ fî batnî muharraran fe tekabbel minnî, inneke entes semîul alîm(alîmu).
Demişti (ki) İmrân'ın kadını (Hanne): "Rabbim muhakkak ki ben, Senin için (yalnız Sana itaat ve ibadet etsin diye) adadım (nezrettim) adadım karnımda olanı (doğacak çocuğumu), hür olarak. Artık (onu) benden kabul et (buyur). Muhakkak ki Sen, Semi(sin) (en iyi işitensin), Alîm(sin) (en iyi bilensin)."
Fe lemmâ vadaathâ kâlet rabbi innî vada’tuhâ unsâ vallâhu a’lemu bi mâ vadaat ve leysez zekeru kel unsâ, ve innî semmeytuhâ meryeme ve innî uîzuhâ bike ve zurriyyetehâ mineş şeytânir racîm(racîmi).
Fakat .... olunca onu (Meryem'i) doğurdu(ğunda) dedi (ki): “Rabbim muhakkak ki ben, gerçekten ben (evet) ben onu kız doğurdum.” Ve Allah bildi, (çok iyi) biliyordu, (onun) neyi doğurduğunu. (Allah dedi ki): " Ve erkek (çocuğu) .... değildir, kız (çocuğu) gibi. Ve muhakkak ki Ben, onu isimlendirdim, adını koydum 'Meryem', ve muhakkak ki Ben onu Sana sığındırırım, emanet ederim, ve onun zürriyetini, neslini, kovulmuş (taşlanmış) şeytandan."
Fe tekabbelehâ rabbuhâ bi kabûlin hasenin ve enbetehâ nebâten hasenen, ve keffelehâ zekeriyyâ kullemâ dehale aleyhâ zekeriyyal mihrâbe, vecede indehâ rızkâ(rızkan), kâle yâ meryemu ennâ leki hâzâ kâlet huve min indillâh(indillâhi), innallâhe yerzuku men yeşâu bi gayri hısâb(hısâbın).
Böylece onu (Meryem'i) kabul etti (buyurdu) onun Rabbi, güzel bir kabul ile, ve onu yetiştirdi güzel bir şekilde (yetiştirme ile). Ve ona kefil kıldı, bakmakla mükellef kıldı, Zekeriyya (a.s)'ı. Her girişinde onun yanına Zekeriyya (a.s) mihrab(a), ibadet ettiği yer(e), onun yanında buldu (bir) rızık (rızkân). "Ey Meryem dedi (ki), bu sana nasıl, nereden (geldi)? O (da) dedi (ki): "O, Allah'ın katından." Muhakkak ki Allah, rızıklandırır dilediği kimseyi hesapsızl (gayri-l hısâb).
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 54.Sayfa 3.Sure Âli İmrân Suresi Ayet 38-45
Hunâlike deâ zekeriyyâ rabbeh(rabbehu), kâle rabbi heblî min ledunke zurriyyeten tayyibeh(tayyibeten), inneke semîud duâ’(duâi).
Orada, işte orada Zekeriyya (a.s) dua etti Rabbine, dedi (ki): "Rabbim, bana bağışla Senin katından (bir) zürriyyet, (bir) nesil temiz, tertemiz, muhakkak ki Sen, duayı işitensin (semî-ud dua)".
Fe nâdethul melâiketu ve huve kâimun yusallî fîl mihrâbi, ennallâhe yubeşşiruke bi yahyâ musaddikan bi kelimetin minallâhi ve seyyiden ve hasûran ve nebiyyen mines sâlihîn(sâlihîne).
Bunun üzerine, melekler ona (Zekeriyya a.s'e) nida etti(ler) (bildirdiler), ve o (Zekeriyya a.s) ayakta (kaim olarak) namaz kılıyor(du) mihrapta: "Allah, ... olduğunu, seni (sana) 'Yahya' ile müjdeliyor, tastik edici olan, tastik edici olarak bir kelime ile, Allah'tan (Hazreti İsa ile), ve seyyid (seyyiden), peygamber soyundan gelen, ve son derece nefsine hakim (hasûran), ve peygamber (nebiyyen), salihlerden (min-es sâlihîn)."
Kâle rabbi ennâ yekûnu lî gulâmun ve kad beleganiyel kiberu vemraetî âkir(âkirun), kâle kezâlikellâhu yef’alu mâ yeşâ’(yeşâu).
(Zekeriyya a.s) Dedi (ki): "Rabbim benim nasıl olur (bir) erkek çocuk(um), (bir) oğul(um) (gulâmun)? Ve bana erişmiştir ihtiyarlık (el kiberu). Ve benim kadınım (da) kısırdır. (Allah da) Dedi (ki) (buyurdu ki):"İşte böyle, Allah dilediğini yapar (Allah-u yef'alu mâ yeşâu)."
Kâle rabbic’al lî âyeh(âyeten), kâle âyetuke ellâ tukellimen nâse selâsete eyyâmin illâ remzâ(remzan), vezkur rabbeke kesîran ve sebbih bil aşiyyi vel ibkâr(ibkâri).
(Zekeriyya a.s) Dedi (ki): "Rabbim benim için kıl (ver), bir delil (bir alâmet, bir işaret)."
(Allah da) Dedi (ki) (buyurdu ki): "Senin delilin (alâmetin, işaretin), insanlarla konuşmaman(dır) üç gün(ler) rumuzdan (işaretten) başka. Ve zikret (uzkur) Rabbini çok(ca), ve (O'nu) tesbih et (sebbih) akşam, ve sabah."
Ve iz kâletil melâiketu yâ meryemu innallâhastafâki ve tahhareki vestafâki alâ nisâil âlemîn(âlemîne).
Ve (şöyle) demiş(ler)di melekler: "Ey Meryem muhakkak ki Allah, seni seçti (üstün kıldı, estâfa-ki), ve tertemiz yarattı (seni temizledi), ve seni seçti (üstün kıldı, estâfa-ki) âlemlerin kadınları üzerine."
Yâ meryemuknutî li rabbiki vescudî verkai mear râkiîn(râkiîne).
Ey Meryem! Kânitîn ol (Rabb'inin huzurunda huşû ile dur) Rabbin için, ve secde et (uscudî), ve rükû edenlerle birlikte rükû et (irkai mea er râkiîne).
Zâlike min enbâil gaybi nûhîhi ileyk(ileyke), ve mâ kunte ledeyhim iz yulkûne eklâmehum eyyuhum yekfulu meryeme, ve mâ kunte ledeyhim iz yahtesımûn(yahtesımûne).
İşte bu, haberlerinden(dir) gayb, onu sana vahyediyoruz. Ve sen ... değildin onların yanında, (onlar) attıkları zaman (kura çekmek için) kalemleri(ni) (eklâme-hum), "Onların hangisi Meryem'e, kefil (vekil) olacak (bakımını üstlenecek)?" Ve sen ... değildin onların yanında, onlar tartışıyorlar(dı) (tartışırken de).
İz kâletil melâiketu yâ meryemu innallâhe yubeşşiruki bi kelimetin minhu, ismuhul mesîhu îsebnu meryeme vecîhan fîd dunyâ vel âhırati ve minel mukarrabîn(mukarrabîne).
(Şôyle) Deemiş(ler)di melekler: "Ey Meryem! Muhakkak ki Allah, seni müjdeliyor bir kelime ile Kendinden (O'ndan). Onun ismi (adı) "Mesih, Meryem oğlu Îsa(dır). Şerefli(dir) (itibarlıdır) dünyada, ve ahirette, ve (Allah'a) yakın olanlardan(dır) (mukarrebînlerdendir)."
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 55.Sayfa 3.Sure Âli İmrân Suresi Ayet 46-52
Ve yukellimun nâse fîl mehdi ve kehlen ve mines sâlihîn(sâlihîne).
Ve insanlarla konuşacak beşikte(yken), ve yetişkinlik çağı(ndayken) (de) (yetişkin olunca da). Ve (o, Îsa a.s) salihlerden(dir), salâha erenlerden(dir).
Kâlet rabbi ennâ yekûnu lî veledun ve lem yemsesnî beşer(beşerun), kâle kezâlikillâhu yahluku mâ yeşâ’(yeşâu) izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn(yekûnu).
(Hz. Meryem) dedi (ki): “Rabbim, nasıl olur benim çoçuğum (ennâ yekûnu lî veledun)? Ve bana. dokunmadı bir beşer, (bir) insan (ve lem yemses-nî beşerun).” (Allah da şöyle) dedi (buyurdu): “İşte böyle, bunun gibi Allah yaratır (Allâh-u yahlûku) dilediği şey(i) (dilediğini). Bir emrin (işin) olmasını takdir ettiği zaman, sadece ona der (ki): 'Ol (kun)!', o (da) (fe), 'Hemen olur (yekûnu)!'.”
Ve yuallimuhul kitâbe vel hikmete vet tevrâte vel incîl(incîle).
Ve (Allah) öğretecek ona (Hz. Îsa'ya) Kitab'ı (Zebur'u), hikmeti, ve Tevrat’ı, ve İncil'i.
Ve resûlen ilâ benî isrâîle ennî kad ci’tukum bi âyetin min rabbikum, ennî ehluku lekum minet tîni ke heyetit tayri fe enfuhu fîhi fe yekûnu tayran bi iznillâh(iznillâhi), ve ubriul ekmehe vel ebrasa ve uhyîl mevtâ bi iznillâh(iznillâhi), ve unebbiukum bi mâ te’kulûne ve mâ teddehırûne, fî buyûtikum inne fî zâlike le âyeten lekum in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Ve. (onu, Meryem oğlu Îsa Mesih'i ), resûl, elçi olarak İsrailoğulları’na (Benî İsrâîl'e) (gönderecek). (Onlara şöyle diyecek): “Muhakkak ki ben size getirmiştim (getirdim) ayet(ler) (deliller, mucizeler) sizin Rabbiniz'den. Ben gerçekten yaparım sizin için, size nemli topraktan kuş heykeli gibi (benzeri, taslağı) kuş (ke hey'eti et-tayrî), sonra (onun içine) üflerim, o zaman o olur bir kuş (tâyran), Allah'ın izni ile (bi izni Allâhî). Ve iyileştiririm, doğuştan kör olanı (ekmehe), ve abraş hastalığı(nı) (ciltte alaca hastalığını, el-ebrâse). Ve ölüyü diriltirim, Allah'ın izni ile (bi izni Allâhî). Ve size haber veririm; yediğiniz şeyleri, ve biriktirdiğiniz şeyleri evlerinizde. Muhakkak ki bunlarda elbette (vardır) ayetler (deliller, mucizeler) sizin için, eğer siz ... iseniz mü'minler (îmân edenler, inananlar).”
Ve musaddikan limâ beyne yedeyye minet tevrâti ve li uhılle lekum ba’dallezî hurrime aleykum ve ci’tukum bi âyetin min rabbikum fettekûllâhe ve etîûn(etîûni).
Ve tastik edici olan (tastik eden, musaddikân) şeyi (şeyleri), ellerim arasında (bulunan), önümde (bulunan) Tevrat'tan (olan âyetleri), ve (de) size helâl kılmak için bazı şeyleri ki, haram kılındı (hurrime) sizin üzerinize (size), ve geldim, getirdim âyet (mucize, delil) Rabbiniz'den. Artık Allah'a karşı takva sahibi olun (fe ittekû Allahe). Ve bana itaat ediniz (ve etîû-ni).
İnnallâhe rabbî ve rabbikum fa’budûh(fa’budûhu), hâzâ sırâtun mustakîm(mustakîmun).
Muhakkak ki Allah; benim (de) Rabbim, ve sizin (de) Rabbiniz(dir). O halde O'na kul olun. (İşte) Bu “Allah'a ulaştıran yol(dur) (Sırâtı Mustakîm'dir)."
Fe lemmâ ehassa îsâ min humul kufre kâle men ensârî ilâllâh(ilâllâhi), kâlel havâriyyûne nahnu ensârullâh(ensârullâhi), âmennâ billâh(billâhi), veşhed bi ennâ muslimûn(muslimûne).
Fakat, ... olunca Hz. Îsâ hissetti, onlardan inkâr etme (küfür, el-kûfre), dedi (ki): "Benim yardıcılarım kimlerdir, Allah'a giden yolda?" Havariler dedi(ler) (ki): “Biz Allah’ın yardımcıları(yız), biz Allah’a îman ettik (âmenu olduk, ruhumuzu ölmeden önce Allah’a ulaştırmayı diledik), ve şahit ol, bizim ... olduğumuza (Allah'a) teslim olanlar (muslimûne)."
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 56.Sayfa 3.Sure Âli İmrân Suresi Ayet 53-61
Rabbenâ âmennâ bi mâ enzelte vetteba’nâr resûle fektubnâ meaş şâhidîn(şâhidîne).
Rabbimiz, biz îmân ettik (inandık, âmennâ) şeye Sen(in) indirdi(ği)n, ve biz tâbî olduk (ve itteba'nâ) Resûl(e) (elçiye), artık bizi yaz (fe uktubnâ), şahit olanlarla birlikte, beraber (mea eş şâhidîne).
Ve mekerû ve mekarallâh(mekarallâhu), vallâhu hayrul mâkirîn(mâkirîne).
Ve (onlar) hile yaptılar (tuzak kurdular, mekerû), Allah (da), (onlara) hile yaptı (tuzak kurdu, mekere). Ve Allah, (hileye karşı) en hayırlı(sıdır) (hayrû) hile yapanlar(ın) (tuzak kuranların, el mâkirîne).
İz kâlellâhu yâ îsâ innî muteveffîke ve râfiuke ileyye ve mutahhiruke minellezîne keferû ve câilullezînettebeûke fevkallezîne keferû ilâ yevmil kıyâmeh(kıyâmeti), summe ileyye merciukum fe ahkumu beynekum fîmâ kuntum fîhi tahtelifûn(tahtelifûne).
Allah, (şöyle) buyurmuştu: “Ey Îsa! Muhakkak ki Benim, seni vefat ettirecek olan (muteveffî-ke), ve seni yükseltecek olan (ve râfiu-ke) Kendime (Bana, katıma), ve seni temizleyecek olan (ve mutahhiru-ke) o kimselerden, onlardan inkâr ettiler (keferû, kâfirler), (Benim). Ve kılacak olan (ve câilu), o kimseler, onlar sana tâbî oldular (ittebeû-ke) üstün, o kimseler, onlar inkâr ettiler (keferû, kâfirler), kıyâmet gününe kadar (yevmil kıyâmeti), (Benim). Sonra (summe) Bana(dır) sizin dönüşünüz (sizin merciiniz Benim, merciu-kum). O zaman Ben hüküm vereceğim (fe ahkumu), sizin aranızda (beyne-kum) sizin ... olduğunuz (fi-mâ kuntum) hakkında ihtilâf ettiğiniz, ayrılığa düştüğünüz (fi-hi tahtelifûne)."
Fe emmellezîne keferû fe uazzibuhum azâben şedîden fîd dunyâ vel âhıreti, ve mâ lehum min nâsirîn(nâsirîne).
Fakat (artık) öyle ise o kimseler, onlar inkâr ettiler (keferû, kâfirler), o taktirde onlara azap edeceğim (fe uazzibu-hum), şiddetli azap(la) (azâben şedîden), dünyada (fi ed dunyâ), ve ahirette (ve el âhıreti). Ve onlar için (onların) yoktur (ve mâ lehum), (yardımcılardan) bir yardımcı(sı) (min nâsirîne).
Ve emmellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe yuveffîhim ucûrehum vallâhu lâ yuhibbuz zâlimîn(zâlimîne).
Ve lakin (fakat) o kimseler, onlar âmenû olan (ölmeden önce Allah'a ulaşmayı dileyen), ve nefsi tezkiye edici amel yaptılar (ve amilû es sâlihâti), öyle ise (o taktirde) onlara ödenir yuveffî-him), onların ecirleri (mükâfaatları, ucûre -hum). Ve Allah, sevmez (lâ yuhibbu), zâlimler(i) (haksızlık edenleri, ez zâlimîne).
Zâlike netlûhu aleyke minel âyâti vez zikril hakîm hakîmi).
Bu(nu) (işte bunu), onu tilâvet ediyoruz (okuyoruz, netlû-hu), (ey Muhammed) sana (senin üzerine), ...dan (den) âyetler, kanıtlar, deliller, ve Zikir(dendir) (öğüttendir, Kur'ânn'dandır, vez zikri) Hakîm olan (hüküm ve hikmet içeren, hikmetli).
İnne mesele îsâ indallâhi ke meseli âdem(âdeme), halakahu min turâbin summe kâle lehu kun fe yekûn(yekûnu).
Muhakkak ki misal(i) (örneki, durumu) (yaratışı) Hz. Îsa(nın), Allah'ın indinde (nezdinde, yanında); misali (durumu), (yaratılışı) gibi(dir) Hz. Âdem(in). Onu yarattı (halaka-hu), topraktan (min turâbin). Sonra dedi (ki) (buyurdu ki) ona "ol" dedi (lehu kun), o zaman, böylece o olur (fe yekûnu).
El hakku min rabbike fe lâ tekun minel mumterîn(mumterîne).
Hak (gerçek), senin Rabb'inden(dir). Öyleyse sen olma (fe lâ tekun), şüphe edenlerden (min-el mumterîne)!
Fe men hâcceke fîhi min ba’di mâ câeke minel ilmi fe kul teâlev ned’u ebnâenâ ve ebnâekum ve nisâenâ ve nisâekum ve enfusenâ ve enfusekum summe nebtehil fe nec’al la’netallalel kâzibîn(kâzibîne).
Artık (o zaman) kim (fe men) seninle (ey Muhammed) tartıştı (hâcce-ke) onun hakkında, sonra (sonradan) sana gelen şey(den) ilimden, o zaman de (ki) (söyle ki): " Gelin çağıralım, davet edelim (bir araya topluyalım) (teâlev ned'u); bizim oğullarımız(ı) (ebnâe-nâ), ve sizin oğullarınız(ı) (ve ebnâe-kum); ve bizim kadınlarımız(ı) (ve nisâe-nâ), ve sizin kadınlarınız(ı) (ve nisâe-kum); ve kendimiz(i), bizler(i) (ve enfuse-nâ), ve sizler(i) (ve enfuse-kum). Sonra dua edelim (nebtehil), o zaman (böylece) kılalım (fe nec'al), Allah'ın lânetini (Allâh-i la'nete), yalancıların üzerine (alâ el kâzibîne)."
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 57.Sayfa 3.Sure Âli İmrân Suresi Ayet 62-70
İnne hâzâ le huvel kasasul hakk(hakku), ve mâ min ilâhin illâllâh(illâllâhu), ve innellâhe le huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Muhakkak ki bu (Hz. Îsa'yla ilgili anlatılan), gerçekten o “hak kısas”(tır) (gerçek olaydır, el kasasu el hakku). Ve (O)...dan yoktur (bir) ilâh Allah’tan başka. Ve muhakkak ki Allah, gerçekten O Azîz(dir) (üstündür), Hakîm(dir) (hüküm ve hikmet sahibidir).
Fe in tevellev fe innallâhe alîmun bil mufsidîn(mufsidîne).
Buna rağmen dönerlerse, o zaman muhakkak ki Allah, en iyi bilen(dir) (Âlîm'dir) fesat çıkaranları (bozguncuları, bi el mufsidîne).
25 Mart 2015
Çarşamba
Kul yâ ehlel kitâbi teâlev ilâ kelimetin sevâin beynenâ ve beynekum ellâ na’bude illâllâhe ve lâ nuşrike bihî şey’en ve lâ yettehize ba’dunâ ba’den erbâben min dûnillâh(dûnillâhi), fe in tevellev fe kûlûşhedû bi ennâ muslimûn(muslimûne).
(Ey Îsa) De (ki), söyle (ki): "Ey kitap ehli (yahudiler, ve hristiyanlar)! (Tevhit sözüne) Gelin(iz), bir kelimeye (bir söze) (ki o) eşit(tir) (müsavidir, aynıdır, birdir) bizim aramızda, ve sizin aranızda. Kul olmayalım Allah'dan başka(sına); ve şirk (ortak) koşmayalım O'na (hiç) bir şeyi, ve edinmeyelim bir kısmımız, bazıları(nı) Rab'ler, Allah'tan başka(larını)." Bundan sonra eğer, döner(ler)se, o zaman deyiniz (ki) (söyleyiniz ki): "Şahit olun(uz), bizim ... olduğumuza müslümanlar (teslim olanlar)."
Yâ ehlel kitâbi lime tuhâccûne fî ibrâhîme ve mâ unziletit tevrâtu vel incîlu illâ min ba’dih(ba’dihî), e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
Ey kitap ehli (yahudiler, ve hristiyanlar)! Niçin (nasıl) tartışıyorsunuz (ki) İbrâhîm (a.s) hakkında? Ve indirilmedi (ki) Tevrat ve İncil ...'den başka ondan sonra (oldu, ondan önce olmadı ki...). Hâlâ akıl etmiyor musunuz?
Hâ entum hâulâi hâcectum fî mâ lekum bihî ilmun fe lime tuhâccûne fî mâ leyse lekum bihî ilm(ilmun), vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
İşte siz bunlarsınız (busunuz). Tartıştı(ğı)nız onun hakkında (ki) sizin ..... yoktur için (sizin) ilim(iniz) (bilginiz). Artık siz niçin tartışıyorsunuz, onun hakkında (ki) sizin ..... yoktur için(sizin) ilim(iniz) (bilginiz)? Ve Allah bilir, ve siz bilmiyorsunuz (bilmezsiniz).
Mâ kâne ibrâhîmu yahûdiyyen ve lâ nasrâniyyen ve lâkin kâne hanîfen muslimâ(muslimen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).
(Ve) Olmadı Hz. İbrâhîm, yahudi, ve(ya) hristiyan (nasrani). Ve lâkin, fakat ... oldu hanîf (Allah'ın tek oluşuna, ölmeden önce ruhun O'na ulaşmasının ve Allah'a teslim olmanın farz olduğuna inanan), (Allah'a teslim olan) (bir) müslüman(dı). Ve (o, İbrâhîm) olmadı müşriklerden ({Allah'a} eş, ortak koşanlardan).
İnne evlen nâsi bi ibrâhîme lellezînettebeûhu ve hâzan nebiyyu vellezîne âmenû vallâhu veliyyul mu’minîn(mu’minîne).
Muhakkak ki insanların en yakın olanı Hz. İbrâhîm'e elbette onlar, ona tâbî oldular,ve bu peygamber (Hz. Muhammed), ve onlar âmenû oldular (ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyenler). Ve Allah, veli(sidir) (dostudur) mü'minler(in).
Veddet tâifetun min ehlil kitâbi lev yudillûnekum ve mâ yudıllûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Diledi bir grup (topluluk, taife) kitap ehlinden (kitap verilenlerden, yahudiler ve hristiyanlardan), keşke olsa (şayet, ise) sizi dalâlete düşürür(ler). Ve (onlar), dalâlete düşüremezler kendilerinden başkasını. Ve (onlar) farkında değiller.
Yâ ehlel kitâbi lime tekfurûne bi âyâtillâhi ve entum teşhedûn(teşhedûne).
Ey Ehli Kitap (kitap ehli, kitap sahipleri, kitab verilenler)! Niçin, inkâr ediyorsunuz, Allah'ın âyetlerini? Ve (üstelik) siz (birde) şahit oluyorsunuz (görüyorsunuz).
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 58.Sayfa 3.Sure Âli İmrân Suresi Ayet 71-77
Ya ehlel kitâbi lime telbisûnel hakka bil bâtılı ve tektumûnel hakka ve entum ta’lemûn(ta’lemûne).
Ey Kitap Ehli (ehli kitap, kitap sahipleri, kitab verilenler)! Niçin, karıştırıyorsunuz? Hakkı (gerçeği), batıl (boş şeyler) ile. Ve (niçin), gizliyorsunuz? Hakkı (gerçeği). Ve (üstelik) siz (birde) biliyorsunuz.
Ve kâlet tâifetun min ehlil kitâbi âminû billezî unzile alellezîne âmenû vechen nehâri vekfurû âhirahu leallehum yerciûn(yerciûne).
Ve dedi(ler) (ki) bir grup (topluluk, taife) kitap ehlinden (kitap verilenlerden), (diğerlerine): "Îman edin ona ki (ona) indirildi (ya) onlar âmenû oldular (îmân ettiler), gündüz; ve inkâr edin onun (günün) sonunda (akşamleyin). Umulur ki böylece onlar (dînlerinden) dönerler."
Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “İnanmayın (îmân etmeyin) o kimseden başka(sına) sizin dîninize tâbî oldu (uydu).” (dediler). (Habibim onlara) De (ki) (söyle ki): “Muhakkak ki hidayet (Allah'a hristiyanlar) Allah'ın hidayetidir (Allah'ın Kendisine ulaştırmasıdır, İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır). Verilmesi(dir) bir başkası(na) (bir kimseye), (bir) benzer(inin) size verilen şey(in).” Yoksa onlar, sizinle çekişiyorlar mı, Rabbiniz'in huzurunda? (Onlara) De (ki) (söyle ki): “Muhakkak ki fazilet (fazl) Allah’ın elinde(dir). Onu verir dilediği kimseye (dilediğine).” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).
Yahtassu bi rahmetihî men yeşâ’(yeşâu), vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Tahsis eder Rahmetini dilediği kimse(ye) (dilediğine). Ve Allah, “Fazl (fazilet) Sahibi(dir) Büyük."
Ve min ehlil kitâbi men in te’menhu bi kıntârin yueddihî ileyk(ileyke), ve minhum men in te’menhu bi dînârin lâ yueddihî ileyke illâ mâ dumte aleyhi kâimâ(kâimen), zâlike bi ennehum kâlû leyse aleynâ fîl ummiyyîne sebîl(sebîlun), ve yekûlûne alâllâhil kezibe ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve ...den, ...dan kitap ehli(n)den) (ehli kitapdan,kitap sahillerinden), (öyle) kimseler (kimse) (var ki); eğer onu (emaneti), ona emanet etsen kantar kantar (kantarlarca, tartı ile, ölçü ile) (altını), onu (emaneti) iade eder (geri verir) sana. Ve (yine) onlardan (öyle) kimseler (kimse) (var ki); eğer onu (emaneti), ona emanet etsen bir dinar, onu (emaneti) iade etmez (geri vermez) sana, ancak, devamlı olmadıkça onun üzerine, dikilici (ayakta durucu). İşte bu, hiç şüphesiz onların, dediler (ki): "Değildir (yoktur), bizim üzerimize (bize) ümmîler hakkında (okuma yazma bilmeyenler) bir yol (sorumluluk).", ve diyorlar(dı). (Onlar), Allah'ın üzerine yalan söyledi(ler), ve onlar biliyorlar.
Belâ men evfâ bi ahdihî vettekâ fe innallâhe yuhibbul muttekîn(muttekîne).
Hayır, (öyle değil)! Kim (Allah ile olan) yerine getirdi (vefa etti, ifa etti) ahdini (yeminini), ve takva sahibi oldu (olursa), o taktirde (o zaman) muhakkak ki Allah, sever takva sahipleri(ni).
İnnellezîne yeşterûne bi ahdillâhi ve eymânihim semenen kalîlen ulâike lâ halaka lehum fîl âhırati ve lâ yukellimuhumullâhu ve lâ yenzuru ileyhim yevmel kıyâmeti ve lâ yuzekkîhim ve lehum azâbun elîm(elîmun).
Muhakkak ki onlar; Satarlar Allah’ın ahdini, ve yeminlerini az bir değer(e). İşte onlar (bir) nasip yoktur onlar için ahirette. Ve onlarla konuşmayacak Allah, ve nazar etmeyecek (bakmayacak) onlara kıyâmet günü. Ve (Allah) onları temize çıkarmayacak, ve onlar için elim (bir) azap (acı bir azap), (vardır).
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 59.Sayfa 3.Sure Âli İmrân Suresi Ayet 78-83
Ve inne minhum le ferîkan yelvûne elsinetehum bil kitâbi li tahsebûhu minel kitâbi ve mâ huve minel kitâb(kitâbi), ve yekûlûne huve min indillâhi ve mâ huve min indillâh(indillâhi), ve yekûlûne alâllâhil kezibe ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve muhakkak ki onlardan (Ehli Kitap'tan) bir grup mutlaka, eğip bükerler dillerini Kitab'ı okurken, sizin onu (okuduklarını) zannetmeniz için(dir) Kitab'dan, ve o değildir Kitab'dan. Ve derler (diyorlardı) (ki): "O, Allah'ın katından(dır).", ve O, değildir Allah'ın katından, ve derler (diyorlardı). (Onlar), Allah'a karşı (Allah'ın üzerine) yalan söyledi(ler), ve onlar biliyorlar (bilirler).
Mâ kâne li beşerin en yu’tiyehullâhul kitâbe vel hukme ven nubuvvete summe yekûle lin nâsi kûnû ıbâden lî min dûnillâhi ve lâkin kûnû rabbâniyyîne bi mâ kuntum tuallimûnel kitâbe ve bimâ kuntum tedrusûn(tedrusûne).
Olamaz (olmaz, olmadı, mümkün değildir) bir insan için, Allah ona (Allah kendisine) vermesi(neden) kitap, ve hikmet, ve peygamberlik (nebilik), sonra (onun) der (ki) (demesi) insanlara: " Olun kul Allah'tan başka (bana)." Ve lâkin (fakat), (der ki): "Olun(uz) Rabbani (kendini Rabb'e adamış) (kullar)." Sebebiyle(dir) (... den dolayısıyladır) siz oldunuz (ya) siz kitabı öğretiyorsunuz, ve sebebiyle(dir) (... den dolayısıyladır) siz oldunuz (ya) tedris ediyorsunuz (okuyup öğreniyorsunuz).
Ve lâ ye’murekum en tettehizûl melâikete ven nebiyyîne erbâbâ(erbâben), e ye’murukum bil kufri ba’de iz entum muslimûn(muslimûne).
Ve size (diye) emretmez: "Edinmenizi melekleri, ve peygamberleri Rab'ler (tanrılar)!" Size emreder mi küfrü (inkârı), sonra siz ... olduğunuz zaman müslümanlar (Allah'a teslim olanlar)?
Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Ve Allah, aldığı zaman misak (söz), peygamberler(den) (nebilerden): "Olduğu zaman size verdim (kitaptan) kitabı, ve hikmet(i). Sonra size geldi(gi) (zaman) (bir) Resûl tasdik eden, o şeyi (Allah'ın size verdiği kitapları) sizinle beraber (olan), mutlaka O'na îmân edeceksiniz, ve mutlaka O'na yardım edeceksiniz." Dedi (ki) (söyledi ki, buyurdu ki): " İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi)?, ve aldınız mı bunu (ahdimi) üzerinize ağır (zor)?" (Onlar da) Dediler (ki): “İkrar ettik (kabul ettik)." (Allahû Teâlâ da) Dedi (ki) (buyurdu ki): “Öyle ise (o zaman) şahit olun, ve Ben, sizinle beraberim şahitlerden.”
Fe men tevellâ ba’de zâlike fe ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).
Artık kim yüz çevirir(se) (dönerse) (nebilerden sonra gelecek olan bu Resûl'ü inkâr ederse), bundan sonra işte onlar, onlar fâsıklar(dır) (fıska düşenlerdir).
E fe gayre dînillâhi yebgûne ve lehû esleme men fîs semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve ileyhi yurceûn(yurceûne).
(Onlar), Hâlâ başkasını mı Allah'ın dîni(nden) arıyorlar (istiyorlar)? Ve O'na teslim oldu(lar); kim varsa göklerde (semâlarda), ve yeryüzünde, (hepsi( tav'an, ve kerhen (isteyerek, ve istemeyerek),ve (onlar), O'na (Allah'a), geri döndürülecekler.
Kur'an-ı Kerim 3.Cuz 60.Sayfa 3.Sure Âli İmrân Suresi Ayet 84-91
Kul âmennâ billâhi ve mâ unzile aleynâ ve mâ unzile alâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ven nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum, ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
De (ki) (söyle ki): "Biz îmân ettik Allah'a, ve indirilen şeye bize, ve indirilen şeye İbrâhîm (a.s)'a, ve İsmâil (a.s)'a, ve İshâk (a.s)'a, ve Yâkub (a.s)'a, ve Yâkup Oğulları'na; ve verilen şeye Hz. Mûsâ'ya, ve Hz. Îsâ'ya, ve nebilere (peygamberlere) Rab'lerinden (Rab'leri tarafından). Ayırdetmeyiz aralarından biri(si)ni (diğerlerinden) onlardan. Ve biz O'na (Allah'a) teslim olanlar(ız)."
Ve men yebtegi gayral islâmi dînen fe len yukbele minhu, ve huve fîl âhirati minel hâsirîn(hâsirîne).
Ve kim arar(sa) (isterse) İslâm'dan başka bir dîn, o taktirde asla kabul olunmaz (edilmez) ondan (kendisinden). Ve o, ahirette "hüsranda olanlar"dan (olur).
14 Nisan 2015
Salı
Keyfe yehdillâhu kavmen keferû ba’de îmânihim ve şehidû enner resûle hakkun ve câehumul beyyinât(beyyinâtu) vallâhu lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Nasıl Allah hidayet eder (hidayete erdirir),(öyle bir) kavim (ki) (topluluk ki) inkâr ettiler (kâfir oldular) îmânlarından sonra? Ve (onlar), şahit oldular Resûl’ün ... olduğuna Hak (gerçek), ve onlara geldi beyyineler (açık deliller kanıtlar, belgeler, ispat vasıtaları). Ve Allah, hidayete erdirmez zalimler kavmi(ni).
Ulâike cezâuhum enne aleyhim la’netallâhi vel melâiketi ven nâsi ecmaîn(ecmaîne).
İşte onlar (evet) onların cezası, onların (fâsıkların) üzer(ler)ine olması(dır), Allah'ın lâneti(nin); ve melekler(in), ve insanlar(ın) bütün (topluca, hepsi).
Hâlidîne fîhâ, lâ yuhaffefu anhumul azâbu ve lâ hum yunzarûn(yunzarûne).
(Onlar), Onun (lânetin) içinde ebedi kalacak olanlar(dır). Hafifletilmez onlardan azap, ve onlara bakılmaz (da) (nazar edilmez de)...
İllellezîne tâbû min ba’di zâlike ve aslehû fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Olanlar hariç tövbe ettiler bundan sonra, ve ıslâh oldular (nefslerini tezkiye ettiler). O taktirde muhakkak ki Allah, Gafur'dur, Rahîm'dir.
İnnellezîne keferû ba’de îmânihim summezdâdû kufran len tukbele tevbetuhum, ve ulâike humud dâllûn(dâllûne).
Muhakkak ki onlar, inkâr ettiler îmânlarından sonra, (ve) sonra (da) arttırdılar (artıranların) küfürlerini, asla kabul olunmaz (edilmez) onların (üçüncü defa fıska düşenlerin) tövbeleri. Ve (işte) onlar, (evet) onlar dalâlette olanlardır.
İnnellezîne keferû ve mâtû ve hum kuffârun fe len yukbele min ehadihim mil’ul ardı zeheben ve leviftedâ bih(bihî), ulâike lehum azâbun elîmun ve mâ lehum min nâsırîn(nâsırîne).
Muhakkak ki onlar, inkâr ettiler, ve öldüler, ve onlar kâfir olarak; artık asla kabul (edilmez), onların birinden (hiç birinden) yeryüzü dolusu altın(ı) (olsa), ve onu fidye olarak verse (de). İşte onlar, (evet) onlar için vardır "elim (acı) azap". Ve onlar için yoktur (yardımcılardan), (bir) yardımcı (da).
8 Aralık 2014-16 Nisan 2015 Pazartesi-Perşembe
YK-44(Yunus Katı-Malatya)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder